Pusu'laSergiEtkinlik

Zat-ı Muhterem bir envanterin serüveni

Rahmi M. Koç Müzesi Ankara’da 1 Nisan günü açılışı yapılan Zat-ı Muhterem Envanterim sergisinin küratörü Özgür Ceren Can ve sanatçısı Can Mengilibörü eşliğinde 9 Nisan günü düzenlenen gezisine katıldım. Sergi, kişisel tarihçeme değen birçok aksı nedeniyle benim için önemli bir deneyim oldu. Öncelikle, bir kent-şahsiyet olarak Ankara, sergiyle biz Ankaralıları akraba kılan temel akstı. Yine bu Ankaralılık bağı üzerinden hem küratör hem de sanatçıyla ayrıca tanışıyordum. Ankara’da sadece ikamet eden değil kentin sakini olma inadımızda, kente dair meraklarımızda, Ankara’nın mümkün kıldığı farklı karşılaşmalarda buluşalı bir on yıl olmuştu. Üçüncü aks ise kent geçişleriydi. Sanatçı Mengilibörü’nün liseyi İstanbul’da bitirdikten sonra ODTÜ’de okumak için Ankara’ya gelmiş olması sergiyle başka bir kişisel temas kurmamı sağlıyordu. Benden bir kuşak üstte olsa da ben ODTÜ’de okumak için Ankara’ya geldiğimde Mengilibörü okulun önemli bir tarihsel dönemini arkada bırakıp mezun olmuştu. 1991 yılında Mimarlık Amfisi’nde gerçekleştirilen ve kara-düzen kaydedilmiş kayıtları bizim kuşakta elden ele çoğaltılarak paylaşılan “efsanevi” Timur Selçuk konserinin dinleyicileri arasındaydı. Yıllar sonra, zat-ı muhterem envanterinden bu tanıklığını Zıtlar Mecmuası üzerinden erişilebilir kılacaktı.

Ankara’da, Ankara’ya dair üretilen işlerin paylaşıldığı bu mecmua zaten küratör ve sanatçının da buluştuğu bir platformdu. 2015 yılında “Asi-Keçi Sanat ve Tasarım Günleri 2015” kapsamında, “Ankara’nın Ölüdoğası” teması çerçevesinde düzenlenen bir dizi etkinlikte ortaklaşmışlar, küratör Can’ın 2017 yılında (o yıllarda yıkılması gündemde olan) Anafartalar Çarşısı’ndaki tarihi seramik panolara dikkat çekmek için düzenlediği “Persona Non Grata” etkinliği için birlikte çalışmışlardı. Bu sergi, küratörü Can’ın 2018 yılında tamamladığı “Ankara’da Kamusal Alanlardaki Seramik Duvar Panoları” konulu yüksek lisans tezinin de önemli bir kısmını oluşturuyordu. Son olarak serginin genel çerçevesine mesleki bir merakla yakınlık duyuyordum.

En kolayı olarak sondan başlayayım. Yıl 2015. Cer Modern, British Council işbirliğiyle, Britanyalı sanatçı Grayson Perry’in Küçük Farklılıkların Kibri işinin Türkiye sergisini açmıştı. Bu bir sanat sergisiydi ve dolayısıyla bir müzede yer alıyor olması anlaşılır bir durumdu. Fakat Perry bu işi için Britanya toplumunun farklı sınıfsal katmanlarından ailelerle etnografik olarak görebileceğimiz ilişkiler kurmuş ve 1980’ler neo-liberal dönüşümü sırasında toplumda yaşanan değişime dair gündelik yaşam nesnelerini derlemişti. Bu derlemeyi “Tim Rakewell” ismini verdiği hayali bir karakterin biyografisinden önemli kesitler (on yıllar) odağında altı adet devasa halı üzerine işlemişti. Böylelikle son iki yüzyıllık tarihimizin en belalı kavramlarından biri olan “sınıf” konusunda oldukça özgün bir idrak mayalamış oluyordu. Bir sanatçı olarak derlediği sözlü-tarih malzemesinden (biz sosyal bilimcilerin aksine) bir metin üretmek yerine kilimler dokumuş ve böylece dokumacılığın yazısız tarihçiliğin önemli bir aracı olduğunu da hatırlatmıştı (Bakınız: Fatih Kısaparmak’ın Kilim türküsü)

Sergi benim için her şeyden önce, Ankara’nın sahnesi olduğu bir biyografiden birikenlerle örülen bir anlatıydı. Böyle de okunmalıydı. Küratör Can sergiyi takdim ederken serginin hazırlanış sürecini zaten böyle bir çerçeve içinden izah ediyordu. Sanatçı Mengilibörü’yle olan kişisel tanışıklığı bu kentin içinde ve kente dair karşılıklı meraklarından doğru olgunlaşmıştı. Ve o gün gelip sanatçı sergi fikrini kendisine açtığında ortak bir dilde buluşabilmeleri kolay olmuştu. Dolayısıyla küratör de “bu serüven içinde bir aktör” olarak sergiye dair bir şahsiyetti. Sanatçı kendisini tanıyan böyle bir aktörle sergi fikri üzerine düşündükçe, biriktirdiklerinden doğru kurulan anlatıyı da duymaya başlamış ve bugüne kadar ürettiği birçok işin ilmek ilmek bu sergiyi ördüğünü fark etmişti. Böylece sergi sadece bir kişinin (zat-ı muhteremin) değil bir ailenin ve o ailenin yüzyıllık bir dönüşüm sürecinde tanıklığının anlatısına dönüşüyordu.

Peki sergi bize ne anlatıyor? Kuşkusuz sanatçının şahsiyetinde cevabını bulabilecek bir soru. Sanatçı Mengilibörü her şeyden önce bir toplayıcı (kolektör). Müstesna bir coğrafyanın biricik başkenti olarak Ankara’nın kimilerimizi olmaya kışkırttığı kaçınılmaz bir konum. Önünden geçtiğimiz bir sivil mimari örneğinde, herhangi bir sahafta elimize aldığımız kitabın içindeki notlarda, bitpazarlarında karşılaşabileceğimiz onlarca farklı objede fark etmeden dönüşebileceğimiz bir konum bu kentte toplayıcılık. Diğer yandan çocukluğundan itibaren fotoğraf başta olmak üzere görsel malzemeyle uğraşan biri Mengilibörü. Sergi vesilesiyle biriktirdiği malzemeler üzerine düşünmesi gerektiğinde fark ettiği üzere, fotoğrafla kurduğu ilişki bir aile mirası aslında. Nitekim babasının, doğumuyla birlikte bir fotoğraf makinesi edinmiş, doğum ve ilk adım gibi önemli hadiseleri ilk günden itibaren fotoğraflamaya başlamış olması ve mama kabı gibi çocukluğuna dair birçok objeyi saklamasıyla birlikte örülmüş bir tarihçe. Küratör Can’ın takdimde ifade ettiği (ve kendisinin de sergi sürecinde fark ettiği) üzere sanatçının babası serginin asıl fikir-babası aslında. Aileden gelen bu miras, sanatçının da müstesna meraklarıyla biriktirdiği objelere ve fotoğraflara eklemlenerek bugünlere ulaşmıştı. Sanatçının evinde titizlikle tasnif edilmiş kutular ya da bilgisayardaki klasörlerde kısa bir gezintide görülmüştü ki: “Sergi zaten oradaydı.”

Dolayısıyla sergi, böyle bir geriye dönük düşünüşle kendini tasarlayan/tasarlamış bir sürecin ürünüydü. Geriye sadece tek bir mesele kalıyordu, halihazırda tasnif edilmiş bu aile mirası bir sergi formunda nasıl temsil edilecekti? Bu soru sanatçının başka bir ilgisinde cevap bulmuştu: trompe-l’œil. Alanım olmadığından basit bir betimlemeyle yetinmem gerekirse on yedinci yüzyılın sonlarında Hollanda’da ortaya çıkan ve “gözü aldat” anlamına gelen bir görsel sanat türüne işaret ediyor bu kavram. Sanatçı Mengilibörü, biriktirdiği obje ve fotoğraflardan oluşan zat-ı muhterem envanterini tarihsel dönemlere göre kendi elleriyle hazırladığı büyükçe panel kompozisyonlarına yerleştirmişti. Sonrasında bu panellerin görsel olarak temsiline karar verilmiş ve birebir fotoğrafları çekilerek serginin içeriğini oluşturacak temel malzeme üretilmişti. Bu ölçeğin izleyicilere birebir ebatlarında ulaşabilmesi açısından çekilen fotoğrafların basımı da oldukça zahmetli bir süreç gerektirmiş. Dolayısıyla sergi; anlatı, sanat ve zanaatı bir çerçevede sunan özgün bir dile kavuşuyordu. Bu süreçte eşi Özlem Kavak Mengilibörü serginin görsel iletişim tasarımını gerçekleştirmişti.

İlk panelde sanatçı, aile tarihçesine ve bu tarihçedeki görsel kültüre odaklanıyor. Panel 1 (Ante MeBenden Öncesi) 1900 ile 1967 yılları arasında ailenin Kazan, Kırım, Balıkesir, İstanbul ve Ankara gibi kentlerdeki ikametlerinden birikenlere bakıyor. Fotoğraf çektirmenin bir ayrıcalık olduğu ve bu nedenle (bugünden oldukça farklı olarak) ailecek hazırlanılan bir etkinlik olarak deneyimlendiği bir dönem bu. Ailenin bir portresini, solgun siluetlerden bir yap-bozun parçaları gibi bir araya getiren Studio Parnasse (2012-2023) kısa filmi de sergi kapsamında izlenebiliyor. Film, ailenin Beyoğlu Hazzopulo Pasajı’ndaki Stüdyo Parnasse’de fotoğraf çekilmek için İstanbul içinde yaptığı bir seyahati geriye dönük olarak kurguluyor.

Infantile Amnesia başlıklı Panel 2, 1967 ile 1974 yılları arasında, ailenin babanın mesleği nedeniyle konuk olduğu Diyarbakır, İstanbul, Adapazarı ve İzmit gibi illeri kapsayan bir dönemi konu ediniyor. Sanatçı Mengilibörü’nün bu döneme dair aynı isimle ürettiği (Ankara Uluslararası Film Festivali ve Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden ödüllü) bir başka kısa film de sergi kapsamında izlenebiliyor. Sanatçı, hayatımızın anı biriktirmeye müsaade etmediği yaşlarına dair bu dönemini babasının biriktirdiği objelerden geriye doğru kurgulamaya çalışıyor filminde. Sergi kapsamında sanatçı Can’ın farklı tarihlerde başlayıp bir on yıl içinde tamamladığı üç kısa film daha izlenebilir. Bunlardan bir diğeri de Resurrectio (2021) başlıklı film. Sanatçının yine bu döneminden, babasının çektiği bir fotoğrafta yer alan elinde fotoğraf makinesi tutan kayıp bir oyuncağın yeniden inşa edilmesine odaklanıyor film. Oyuncağın yeniden inşa edilen replikası da o fotoğrafla birlikte (bir anlamda kendini gerçeklemiş bir kehanet olarak) sergide yer alıyor.

Küratör Can’ın da dikkat çektiği üzere 1974 ile 1978 yılları arasındaki ilkokul dönemini kapsayan Primaria Scholia başlıklı Panel 3’te toplumsallaşma sürecinin izlerini görmeye başlıyoruz. Toplumsal cinsiyete işaret eden objelerin sahneye girmesinin yanı sıra izcilik gibi dönemin erkeklik inşasında önemli görülen etkinlikler de kendini gösteriyor. Dönemin kitabı Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sı. Dönemin objesi ise çikletten çıkan hayvan çıkartmalarıyla tamamlanan ansiklopedi. Babanın henüz ilkokulda olan oğlunun okuma-yazma fiş defterine not ettiği “İsmet İnönü öldü” cümlesiyle sanatçı Mengilibörü’nün toplumsal tanıklığının da başladığını görüyoruz.

Alta Schola başlıklı Panel 4, sanatçı Mengilibörü’nün İstanbul Erkek Lisesi’nde yatılı eğitim gördüğü 1978 ve 1985 yılları arasını kapsıyor. Bu yılların Türkiye tarihi açısından oldukça çalkantılı bir dönem olmasına karşın ülke gündeminin sanatçının biyografisine doğrudan yansımadığını görüyoruz. Belki de Düyun-ı Umumiye merkezi olarak hizmet vermiş görkemli bu binada yatılı olarak okuyor olmanın getirdiği görece korunaklı bir dönemdi. Buna karşın kitap olarak “solcu abilerden” edinilmiş Gorki’nin Ana’sı, müzik olarak çekme bir kasette Bob Marley albümü ve Bravo gençlik dergisiyle dünyayı tanımaya yelken açıldığı da görülüyor. Bu yönelime eşlik eden obje ise 1979 yılında piyasa sürüldükten sonra kaset kültürünün yaygınlaşmasını sağlayarak birkaç on yıla damgasını vuran bir Walkman.

Panel 5 ise sanatçı Mengilibörü’nün 1985 yılında, ODTÜ Endüstri Tasarımı Bölümünde yüksek öğrenim görmek üzere, aile tarihçesinde bir görünüp kaybolmuş başkente taşınmasıyla başlayan ve 1993 yılına kadar sürecek Universitates dönemini kapsıyor. Sergi gezisinde bu “gri ve memur” şehirdeki erken dönemlerinde çok sıkıldığı ve bir an önce İstanbul’a geri dönmeyi düşündüğünü anlatan sanatçı ODTÜ’deki sosyalleşme süreciyle bu duygudan hızlıca uzaklaşmış. 12 Eylül karanlığının dağılmaya başladığı, üniversite gençliğinin “öğrenci dernekleri” kurarak yolunu bulmaya çabaladığı bu süreci 1989 sivilleşme dönemi karşılıyor. Ankara’nın kültürel etkinlikler ve siyasal çalışmalarla çiçek açtığı bu yıllarda bir yandan ODTÜ Öğrenci Derneği’nde bir yanda da “Gençlerin Dergisi” Yarın’da faaliyetlerde bulunuyor. Fonda Bulutsuzluk Özlemi’nin 1990 yılında çıkardığı efsanevi Uçtu Uçtu – Acil Demokrasi albümü çalıyor. ODTÜ’ye dair onlarca etkinlik afişi, bildiri, öğrenci kartı ve transcript; ODTÜ’nün farklı mekanlarında çekilmiş fotoğraf serisi bu döneme dair paneli tamamlıyor.

12 Eylül sonrası sivilleşme döneminin sancılarıyla beraber Türkiye yakın tarihinin zorlu dönemlerinden bir diğeri olan 1993 yılında mezun oluyor sanatçı. Diplomasında 14 Temmuz 1993 tarihi okunuyor. Panel 6 sanatçının mezuniyeti ve 2000 yılları arasını kapsayan Officium dönemini konu alıyor. Bir yandan mezuniyet sonrası mesleki yaşamı başlarken; diğer yandan, Behice Boran anma gecelerinden ÖDP’nin kuruluşuna toplumsal ve siyasal faaliyetler devam ediyor. Dönemin sol kültüründe “anarşizan” bulunduğu için pek hoş karşılanmayan Mülksüzler kitabı, Roll ve Ekspres dergileri masanın üstünde duruyor. Deep Purple ve Led Zeppelin gibi grupların İstanbul konserlerinden biletler Türkiye’nin yaşanan tüm sarsıntılara karşın dünyaya açılma çabaları olarak okunuyor. Dönemin teknolojik objeleri ise çeşitleniyor. Babasının hediye ettiği cep telefonu, ilk dijital fotoğraf makinesi ve Walkman’in yerini alan CD çalar ve CD’ler. Fonda ise Kramp’ın 1993 yılında çıkardığı ve o kuşak için 12 Eylül sarsıntısına üstü kapalı bir gönderme olan Lan N’oldu albümü çalıyor.

Servitium Militare başlıklı son panel ise sanatçı Mengilibörü’nün Aydın’da bedelli askerlik yaptığı dönemi, 2000 yılından bir kesiti kapsıyor. Uzun saçlarını kestirirken her adımda çekilmiş fotoğraf serisi bu panelde en göze çarpan parça. Kesilen uzun saçlarını saklamış olması ise çocukluğunda ailenin sakladığı saçlara bir selam. Şair Küçük İskender’le aynı bölükte geçirilen günler gülümseten bir ayrıntı.

Ben serginin tam burada, 2000 yılında Ankara’dan Aydın’a kısa süreli zorunlu bir ziyaretle noktalanmış olmasını oldukça anlamlı buldum. 2000’ler sonrası, öncesinden hem içinde yaşadığımız ülkede yaşananlar hem de yaşadıklarımıza dair biriktirme yöntemi ve araçlarımızdaki çeşitlenmelerle oldukça keskin bir şekilde ayrışıyor. Yaşarken farkında olmadığımız bir tarihin parçasıyken yaşanırken yazılan bir tarihin aktörlerine dönüştüğümüz yeni bir yüzyılın dönüm noktası. Ben buraya koyduğu imle serginin kendini aşmaya, zamanda genişlemeye kapı araladığını düşündüm. Bu açıklığı halihazırda serginin kendisine dair post-modern bir sihir olarak görmek de mümkün. Bir anlatı kuran ama bu anlatının yakın gelecekte farklılaşmasına, yeniden okunmasına da olanak tanıyan bir sihir. Nitekim sergiyi gezerken herkes kendi biyografisinden birikenlerden doğru sergiyle ilişkileniyor. Tanıdığı, yakın bulduğu nesneler üzerinden kendi tarihçesinden hatırladıklarıyla serginin anlatısına eklemleniyor. Küratörü Can’ın gezinin sonuna doğru söylediği gibi herkes kendi inşasını, kendisini bir kişi olarak kurgulamış olduğunu görüyor panellerde.

Ve son olarak serginin tüm hikayesini dinledikten sonra karşınıza çıkan (ve en azından beni ürperten), ailenin ilk fotoğraf makinesiyle çekilmiş o fotoğraf… Arka arkaya çekilmiş, ama Sovyetler Birliği’nde üretilmiş, muadillerine göre ekonomik bir çözüm sunan Lubitel’in, düğmenin çevrilip çevrilmediğine dair hiçbir ipucu vermemesi nedeniyle üst üste basılarak ortaya çıkmış bir kare. Baba, büyükbaba ve sanatçı, kimin kim olduğu belirsiz bir şekilde iç içe geçmiş olarak bu tek kare içinden bize bakıyor. Belki de serginin başladığı o ilksel anda.

Besim Can Zırh
Besim Can Zırh, ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi, İstanbul doğumlu Ankaralı, Ankara'ya dair yazılanları okumayı, Ankara'ya bakmayı seviyor. Kavaklıdere Mahallesi sakini, reklam olmasın diye adını vermek istemediği birkaç Ankaralı mekanın müdavimi

Yorumunuzu yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir