KentHafıza

Zamana Yenik Düşen Ankara Sinemaları I: Sinemanın Doğuşu ve Ulus

Üçüncü gong sesinden sonra başka bir boyuta geçmeye hazırım. Bordo renkli kadife perdenin de açılmasıyla yolculuğumuz başlayacak. En arkadan perdeye yansıyan ışığın içinde uçuşan toz parçacıkları aklımdaki düşünce bulutlarını da dağıtıyor. Salondaki herkesle birlikte büyülü dünyaya yaptığımız yolculukta aynı gemideyiz. Hepimiz aynı manzaraya baksak da yolculuğun sonunda yüklediğimiz anlamlar farklı. Kadife perdelerin ya da gong sesiyle başlayan filmlerin gösterildiği sinema salonlarında az da olsa film izleme şansım oldu. Artık bunlar olmasa da sinema salonlarında izlediğim her filmin başında hâlâ benzer duygular yaşıyorum. Yedinci sanat olarak kabul edilen sinema, çeşitli mekânlarda hayal gücümüze ve hayatımıza anlam katmaya devam ediyor. Alışveriş merkezlerindeki sinema salonları varlığını devam ettiriyor olsa da diğer sinemalar ne yazık ki türlü sebeplerle kapanmaya devam ediyor. Kapanan her sinemayla birlikte o büyülü dünyaya biraz daha yabancılaşıyoruz. Elbette gelişen teknoloji ile birlikte türlü platformlar ve kanallar filmleri evimize getiriyor. Ama sinemada film izlemenin keyfi ve salonun kendine has atmosferini hissedememek eksiklik yaratıyor. Şimdi, zamana yenik düşen ancak Ankara kent hafızasında büyük yer tutan çoğu sinemayı hatırlayacağımız bir gezintiye çıkalım. Kim bilir salonlarında nasıl güzel öyküler gizleniyor.

Ankara’da Sinemanın Doğuşu

Ülkemizde 1900’lü yılların başlarında Fransa’daki Halk Bahçeleri’nden esinlenilerek “Millet Bahçeleri” oluşturulmaya başlandı. Akasya ağaçlarının gölgesindeki Millet Bahçesi’nde tiyatro, kütüphane ve sosyalleşme mekânları bulunuyordu. Ankara’daki ilk sinemanın 1920’li yıllarda, Millet Bahçesi içerisinde (Ulus’taki Atatürk Bulvarı’ndan Merkez Bankasının yanındaki sokağa kadar olan yerde, birinci TBMM ile Sayıştay’ın karşısında) olduğu biliniyor. Millet Bahçesi’nde bulunan, Kurtuluş Savaşı’nın ilk döneminde Azm-i Milli örgütlenmesinin oyun sahnelediği, üç yangın geçiren ilk tiyatro ve sinema salonu hakkındaki bilgiler maalesef sınırlı. Millet Bahçesi’ndeki sinemada gördüğü filmleri anımsayanlardan Ceyhun Atuf Kansu şöyle anlatıyor: “…Bu, o zamanların pek sevilen bir Alman sinema oyuncusu ve şarkıcısı Richard Tauberd’in adını unutmadığım Şarkıcı Haydut filmiydi. Konusu özgürlüktü ve olay Alp dağlarının karlı koyaklarında, uğultulu ormanlarında geçiyordu. İlk sesli filmlerden olacak. Tauberd’in kuzeyli sert Alman sesi bugün bile kulaklarımdadır. Şimdi, Ulus alanında, iş hanlarının yükseldiği yerlerde bir Millet Bahçesi vardı. Akasyaları istasyon yolunu gölgeleyen bu bahçenin bir ucunda, Ankara’nın ilk sineması çalışırdı. Tauberd’e değin, çocukluk gülüşlerimizin kaynağı Şarlo’yu tanımıştım…” Güzel anılarda yer bulan ve Millet Sineması olarak bilinen bu ahşap bina 1929 yılında yandı. Millet Bahçesi’nin bahçe kısmı 1926 yılında kısmen kapatıldı. Kalan kısım 1959 yılına kadar “Şehir Bahçesi” olarak kullanıldı. Bugün bahçenin yerinde 100.Yıl Çarşısı bulunuyor.

Millet Bahçesi Sineması.

Millet Bahçesi ve içindeki sinemanın yeri.

Yine Ulus Meydanı’nda 1927 yılında bugünkü Taşhan İş Hanı yerinde Kulüp Sineması açıldı. Kulüp Sineması, otuz bin liraya mal olan Western Electric marka sinema makinesi sayesinde şehirdeki sinemalar arasında bu alanda bir rekabet başlatmıştı. Alt salondaki demir ve üzeri meşinle kaplı açılır kapanır koltuklar; birinci mevki “Hususi” ve ikinci mevki “Duhuliye” şeklinde adlandırılıp fiyat ayrımı buna göre yapılırdı. Sahnesi Çankırı Caddesi’ne yani İş Bankası tarafına bakan sinemanın balkon kısmı ise hoş kırmızı kadife koltuklarla kaplıydı. Kaynaklara göre; sinemanın, üzerleri meşin kaplama açılır kapanır koltuklardan oluşan bin dört yüz oturma yeri vardı. Sinemayla birlikte Kulüp Sinema Mecmuası, Sinema Alemi (Türkçe ve Fransızca), Temaşa Alemi, Temaşa ve Ankara Sinemaları adlarıyla çıkartılan dergiler, gösterime girecek filmleri, sinema dünyasına ve magazine dair haberleri veriyordu. Perdesinde ilk etapta sessiz siyah-beyaz filmlerin izlendiği Kulüp Sineması’nda, 1933-1934 yıllarında birçok filmle birlikte Sefiller ve Tarzan filmleri de gösterilmişti. İlerleyen zamanda Kulüp Sineması’nın yüzde 60 hissesi Ankara Sinema İşleri Limited Şirketi’nce alınacaktı.

Kulüp Sineması

Otuzlu ve kırklı yıllar Ankara’sında İş Bankası ve Ankara Sinema İşleri Limited Şirketi’nin önemini en azından bir paragrafla da olsa anlatmak gerekiyor. Atatürk, Kurtuluş Savaşı günlerinde, yarısı orduya yarısı da kendi şahsına iletilmek üzere Pakistan halkı tarafından gönderilen 500 bin lira tutarındaki paranın tamamını maliyeye vermişti. Savaş sonrası kendisine geri verilen 250 bin lira ile isteği üzerine İş Bankası kuruldu. Yine Atatürk’ün talimatıyla, 1933’te İş Bankası paydaşlığıyla film ve Türk sinema işletmeciliğine destek veren Ankara Sinema İşleri Limited Şirketi kuruldu. Bu şirket Kulüp, Sus, Yeni, Sümer ve Ankara sinemalarını destekledi. Sinemalara düzenli film sağlayarak kültür sanat hayatına katkıda bulundu. Daha sonra benzer bir ortaklıkla 1937’de İstanbul’da FİTAŞ (Filmcilik Türk Anonim Şirketi) kuruldu. Türkiye İş Bankası’nın, Ankara Sinema İşleri Limited Şirketi ile olan paydaşlığı 1982 yılında sona erdi.

Şirketin, hisselerini aldığı Kulüp Sineması’nın adı 1937’de Halk Sineması olarak değiştirildi. Çoğunlukla kovboy ve macera filmleri gösterilen Halk Sineması’nın sonu da maalesef Ulus’ta açılan ilk sinema gibi oldu ve ahşap bina 1941’de tamamen yandı. 1942 yılında Şirket, Halk Sineması’nın yerine ahşap zeminli Park Sineması’nı açtı. Park Sineması’nda en fazla bir saat yirmi dakika süren ucuz halk matineleri olmaktaydı. Bu matinelerde genelde ev hanımları, çocuklar ve öğle arasını burada geçiren çalışanlar olurdu. Ucuz halk matineleri dışındaki seanslarda, filmler başlamadan önce ışıkların üç defa yanıp sönmesi filmin başlayacağı haberini veriyor, “jurnal” adı verilen kısa haber filmleri gösteriliyordu. Bu haber filmlerinde, gündemdeki yerli ve yabancı haberler ile spor haberleri yer alıyordu. Televizyon ve radyo kullanımının kısıtlı olduğu bu yıllarda gösterilen haber filmlerinin kamuoyunu şekillendirmedeki rolü oldukça önemliydi. Park Sineması, 1960 yılında Yılanların Öcü filmi gösterimdeyken bir yangın geçirip kapandı. Sinemanın yakınında olduğu için onunla birlikte hatırlanan bir yer daha var: Uğrak Lokantası. Sinema müşterilerinin film öncesi ya da sonrası mutlaka gittikleri, o dönemlerde içki satışı da yapılan bir restoran tarzında olan bu lokanta günümüzde de varlığını devam ettiriyor.

Bilet ve İlanlar (Halk, Park ve Yeni Sinemaları)

Cumhuriyet’in başkenti Ankara her alanda olduğu gibi kültür ve sanat alanında da büyümeye, Ankaralılar da buna ayak uydurmaya çalışıyordu. Erken Cumhuriyet dönemi Ankara’sında sinemaların hemen hemen tamamı Ulus’ta açılmıştı. 1928’de şehrin merkezi durumundaki Ulus’ta açılmış bir başka sinema Yeni Sinema’ydı. 800 koltuk kapasitesi vardı. Sümer Holding’in arkasında, Denizciler Caddesi ile Anafartalar Caddesi’nin birleştiği köşede, Taşhan’ın bitişiğinde yer alıyordu. İş Bankası’ndan yüklü bir kredi kullanarak sinemayı açanlar (Eskişehirliler olarak biliniyorlardı), işler istedikleri gibi gitmeyince borçlarına karşılık burayı bırakıp gittiler. Ankara Sinema İşleri Limited Şirketi, Yeni Sinema’yı da bünyesine kattı. İç dekorasyonu kendisinden önceki sinemalara göre daha itinalı yapılan Yeni Sinema’da Atatürk için de özenle hazırlanmış özel bir loca (Reis-i Cumhur Locası) vardı.

Mustafa Kemal Atatürk, diğer sanat dallarına gösterdiği ilgiyi sinema sanatından da esirgememişti. 1923 yılında Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğini yaptığı, Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı romanından uyarlanan Ateşten Gömlek isimli filmin çekim aşamasına yakın ilgi göstermiş, Milli Mücadele’nin anlatımı için Müslüman-Türk kadın oyuncu seçilmesini isteğini belirtmişti. Böylece Atatürk’ün teşvikiyle ilk kez Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir öncülüğünde Türk kadınlarının film oyunculuğu yapması sağlandı. Atatürk’ün 1932 yılında yine Muhsin Ertuğrul’un Bir Millet Uyanıyor filminin bazı sahneleri için kamera karşısına geçtiği ve senaryo düzeltmeleri yaptığı bilinmektedir. Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri isimli kitabında Atatürk’ün şu ifadelerine yer veriyor: “Sinema gelecekteki dünyanın bir dönüm noktasıdır. Şimdi bize basit bir eğlence gibi gelen radyo ve sinema, bir çeyrek yüzyıla kalmadan yeryüzünün çehresini değiştirecektir. Japonya’daki kadın, Amerika’nın göbeğindeki siyah adam, Eskimo’nun dediğini anlayacaktır. Tek ve birleşmiş bir dünyayı hazırlamak bakımından sinema ve radyonun keşfi yanında, tarihte devirler açan matbaa, barut ve Amerika’nın keşfi gibi olaylar birer oyuncak yerinde olacaktır.” Atilla Dorsay’ın Sinema ve Çağımız isimli kitabında da yine Atamızın sinemaya dair değerli görüşleri yer alır: “Sinema öyle bir keşiftir ki bir gün gelecek, barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok dünya medeniyetlerinin çehresini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini sevmelerini, tanımalarını temin edecektir. Sinema insanlar arasındaki görüş, düşünüş farklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz.”

Fuat Uzkınay’ın Büyük Taarruz’un başlangıcından İzmir’in kurtarılışına kadar geçen sürede yaşananları konu alan ve hazırlık çalışmaları Atatürk tarafından da bizzat takip edilen belgesel filmi, kurulan heyetle 1930’lu yıllarda yeniden düzenlenip daha kapsamlı hale getirilmeye çalışılıyordu. Heyette yer alan Nurettin Baransel’e belgeselin akıbetini sorup, kendisine ait sahneler hareketsiz resimlerden oluştuğu için filmin tamamlanma sürecinin uzadığını öğrenen Atatürk’ün cevabı gayet netti: “Ben hayattayım. Milli Mücadeleye ait bütün evrakım, kılıcım, çizmem, hâlihazırda mevcut olduğuna göre çağırdığınız anda bana düşen vazife ve görevi yapmadım mı? Böyle bir teklif karşısında kalsam memnuniyetle kabul eder, bir artist gibi filmlerde rol alır, hatıraları canlandırırdım, bu milli vazifedir. Çünkü Türk gençliğine bu mücadelenin nasıl kazanıldığını canlı olarak ispat etmek, hatıra bırakmak bu filmde mümkün olacaktır.” Ancak bu konuşmadan kısa süre sonra ne yazık ki Atatürk’ün sağlığının bozulmasıyla bu isteği gerçekleşememiştir. Cenaze törenini Dolmabahçe’den Ankara’ya kadar filme alan kişi ise, Almanya’da gördüğü sinema tahsilini desteklediği, eğitimi sonunda Avrupa ve Türk filmciliği hakkında rapor istediği 1940’lı yılların önemli yönetmeni Faruk Kenç’tir.

Sinema, Kendi (Sosyalleşme) Kurallarını Oluşturuyor

O dönemde yaşayanların anlatımlarına göre; Yeni Sinema’da, film arasında verilen 5 dakikalık istirahatte dış koridorlarda sigara içen ya da büfeden yiyecek içecek alan seyircilerin saygı konusunda üst düzeyde olduğunu anlıyoruz. Asla yüksek sesle konuşulmadığı ve en kalabalık seanslarda dahi en ufak olay çıkmadığından bahsediliyor. Mavi kadife koltukları, prensip olarak sadece yabancı ve altyazılı filmlerin gösterilmesi ve seyircinin konforuna önem verilmesi burada film izlemenin bir “seçkinlik işareti” olarak görülmesini sağladı. O dönemde genelde düşük gelirli insanların dublajlı film izlemesi, dublajın kötü olduğu ya da dublajlı filmlerin hep kalitesiz yapımlar olduğu anlamına gelmemektedir. Dönemin dublaj sanatçıları, alanında yetkin olan Ferdi Tayfur -günümüzdeki ses sanatçısı Ferdi Tayfur ile karıştırılmamalıdır- gibi işine emek veren, başarılı kişilerdi. Ferdi Tayfur, seslendirdiği Amerikan filmlerine dublaj yaparken karakterlere şive de katmış, bu yöntem halk tarafından oldukça benimsenmiş ve beğenilmişti. O yıllardaki çoğu filmi Ferdi Tayfur’un dublajıyla izleyen Altan Öymen, sonraları bu filmleri orijinal sesleriyle dinlediğinde aynı tadı alamadığını aktarıyordu.

Film seanslarını beklerken Atatürk Bulvarı boyunca adım başı şapkalarıyla birbirlerine selam vererek turlayan nazik ve şık giyimli beyler ile süslü ve güzel hanımların eksik olmadığı Yeni Sinema’nın suaresine katılmak çok önemliydi. Memur kentinin yoğun talebi sebebiyle, filmlerin ilk gösterim seansları için bilet bulabilmek bile büyük olay olurdu. Son seferi 21.00’de yapılan otobüs seferlerine ek olarak filmlerin büyüsüne kapılanlar için 23.00’te özel sefer düzenlenirdi. Suareler öyle takip edilirdi ki her saatin kendine özel, tanışık izleyicileri oluşmuştu. Film gösteriminin yanı sıra verilen konserler de büyük ilgiyle takip edilirdi. 1945 yılında Safiye Ayla ve arkadaşları önce Yeni Sinema’da, ertesi gün de Sus Sineması’nda konser vermişler ve bunun gibi konserlerde farklı kesimlerden insanlar bir araya gelmişti. Yeni Sinema’da kendiliğinden işleyen ayrı ve elit bir kültür vardı. Kendisinden sonra çok sinema açıldı ama o, hafızalarda yeri doldurulamayan saygın bir aile büyüğü gibi yaşadı. Yeni Sinema, Ulus Meydanı ve Anafartalar Caddesi’nin genişletilmesi ve Ulus İş Hanı’nın yapılması amacıyla 1956 yılında istimlâk edildi.

Yeni Sinema

1938 yılına geldiğimizde, Ulus’ta Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yanında Ankara Sinema İşleri Limited Şirketi tarafından kiralanan binada Sus Sineması açıldı. Çocuk Esirgeme Kurumu Kompleksi içinde başlangıçta 600 kişilik çocuk tiyatrosu olarak kurulmuş olan sinemada genellikle çocuk filmleri ve yerli filmler gösteriliyordu. Sus Sineması’nda gösteri yapan rakkaseler de oldukça ilgi çekiyordu. Başından bir de yangın geçen bu sinema, varlığını 1985 yılına kadar devam ettirebildi. Sinemanın kapanmasının ardından ise mekân bir süreliğine Sus Düğün Salonu olarak hizmet verdi.

Sümer Sineması, 1940 yılında Ulus’ta Denizciler Caddesi’nde açıldı. Çocuk Esirgeme Kurumu kompleksi bünyesindeki bina esasen kapalı yüzme havuzu olarak yaptırılmıştı. Ancak bina Kurum tarafından farklı sebeplerle kullanılamayınca Ankara Sinema İşleri Limited Şirketi tarafından kiralanarak sinemaya dönüştürüldü. Kontrol çok az olduğu için alınan tek biletle bütün gün sinemada kalınabiliyordu. Hatta öyle ki bilet parasını vermiş olan seyirciler bazen oturacak yer bulamıyordu. Kimsesiz ve evsiz insanlar kışın ısınmak için Sümer Sineması’na gidiyorlardı. İsteyen izleyiciler bir taraftan film izlerken diğer yandan alkollü içkilerini yudumlayabiliyorlardı. Hafta sonları da asker matineleri yapılıyor, kapının önünde yoğun asker kalabalığı oluyordu. Müşteri kitlesi de oynatılan filmlere göre şekillenmişti. Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu’nun Sümer Sineması’na dair anlattıkları, müşteri profiliyle mekânların etkileşimini gösteriyor: “Ankara Sinemalarının çocuklar ve gençler açısından en ilgi çekicisi, Denizciler Caddesi’nden girişi olan Sümer Sineması idi. Bu sinemada 32 kısım, tekmili birden diye nitelendirilen, vurdulu kırdılı serüven filmleri gösterilirdi. Film gösterilirken ıslıklar, yuhalar, çığlıklar birbirine karışırdı. Konuşulanlar kolay kolay duyulmazdı. Perdeye ucuna jilet takılmış kâğıttan uçak fırlatanlar bile olurdu. Filmin coşkusuna kapılan gençlerin bazılarının birbiri ile kavgaya tutuştuğu da olurdu. Galiba oraya gelenlerin kılık kıyafeti ve öteki seyircilere bit nakletmeleri yüzünden, sinema “Bitli Sümer” diye anılırdı.” İşletenlerin değişmesi sebebiyle zaman içinde Güneş ve Yeni Sinema (Taşhan’ın yanındaki sinemadan farklı) isimlerini aldı. 1960’ta ise tamamen kapandı.

Sümer Sineması’nın şimdiki hali ve eski ilanlarından birisi.


Zamana Yenik Düşen Ankara Sinemaları yazı dizisi kapak illüstrasyonunu hazırlayan: Rüya İğit


Serinin ikinci yazısı Zamana Yenik Düşen Ankara Sinemaları II: Kızılay

(Kaynakçaya serinin son yazısından erişebilirsiniz.)

Bir Cevap Yazın




eski ankara sinemaları renkli sinema Kent

Zamana Yenik Düşen Ankara Sinemaları II: Kızılay

Ankaralıların Sinema Tutkusu Artıyor Cumhuriyetin ilk yıllarında başkente yakışır bir kent planlamasının oluşturulması düşünüldü. Şehir, bu konu ile ilgili düzenlenen yarışmayı kazanan Prof. Dr. Hermann...