KentDeneme

Yollar bize memleket

Devam etmenin zorluğunu bilerek yaşamak, bu ülkede bizden öncekilerin, bizim ve bizden sonrakilerin sırtına bırakılmış bir yük gibi. “Deprem olursa şurada buluşuruz,” diye randevular veriyor, “Ölürsem kitaplarımı şuraya bırakacağım,” diye vasiyetler yazıyoruz. “Neresi sıla bize, neresi gurbet, yollar bize memleket” şarkısı dilimizde, bizi denize dökmeye yeltenen bir ülkenin çocuklarıyız.

Yıllar evvel rahmetli Meral Okay’la bir röportaj yapmıştık. O da Ankara’da doğmuş, büyümüş, Ankara’da, burada aşık olmuştu. Bunları anlatırken, İstanbul’a da çok bağlandığını söyleyip, “Nefes almak istediğimde yine de Ankara’ya gidiyorum,” demişti. Üzerinden on beş yıl geçmiş. O zamanlar Ankara hızla değişiyor, banyo fayanslı alt geçitlerine kavuşuyordu. “Ne kadar acayip değil mi, ezbere bildiğim şehirde yolumu bulamıyorum artık,” diye söylenmiştik ikimiz de.

Ankaralılar bir araya geldik geçen. İstanbul’da bir hayli var bizden. Ara ara buluşur, yalnızca Ankaralıların bileceği iddiasızlıkla konuşuruz. İstanbul iddialı şehir ama biz öyle değiliz, ne yapalım?

İstanbul’da yoruluyoruz. İstanbul’un Ankara’yı en çok andıran yerlerine sığınıyor çoğumuz. Benim gibi Avrupa yakasında yaşamaya cesaret edenler için de sürekli bir şaşkınlıktan ibaret hayat. Yola çıktığımda, insanların arasına karıştığımda sürekli kaygı duymaktan, kaygının artık benden bir parça olduğunu kabul edecek hale geldim. Oysa Ankara öyle mi? Tamam, orası da kalabalık, insanı sanıldığı kadar kibar da değil ama şehrin üzerindekileri fırlatıp atmaya hazırlanan bir hali de yok, bunu biliyoruz.

Peki biz sürekli andığımız, yanımızda bir parça gibi taşıdığımız bu şehirde neden duramadık? Ankara dışında yaşayan Ankaralıların birbirine en çok sorduğu soru bu.

“Ben,” dedim, “dönmeyi düşünmüyorum.” Herkes bilir benim Ankara’ya nasıl da tutkun olduğumu ama düşünmüyorum işte. Bir şehri tutkuyla sevmek ayrı, o şehre geri dönmek, kaldığın yerden devam etmek apayrı. Biraz “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli” durumu.

İlk yola çıktığım gün dün gibi aklımda. Kafamdaki soruları bir valize sokuşturmuş, İstanbul’a öylece gelmiştim. Otobüse binmiştim AŞTİ’den. Yolculuğum Gümüşsuyu’nda bittiğinde, bir “Hadi bakalım” doldurmuştu içimi. İki gün sonra Orhan Pamuk hakkında açılan davayı izlemeye gidecektim. Buradaydım, çünkü Ankara’nın sınırları belliydi. Biraz genişlemek isteyenin üstünde bir İstanbul büro vardı. Ankara’da kariyerimin sınırları sağlık muhabirliğinde bitiyordu, kadınlar eğitim ve sağlık alanlarında pek güzel çalışıyordu. İstanbul büroya geçmeden sanki hiç denizde yüzemez gibiydim.

Bu benim kısa hikayem. Büroların, evlerin dışında bir hayatı vaat eden bu şehrin, yalnızca bana değil, herkese neler neler vaat ettiğini bilmeyen var mı?

Bu şehirde sıkılacağım, daha da fenası sıkışacağım aklıma hiç gelmeyen ihtimaldi. On yedi yıl sonra itiraf ediyorum ki bu her bir zerresine aşkla bağlandığım İstanbul’dan sonsuz yoruldum. Üstelik bugün, belirsiz bir geleceğin içinde bir virgül gibi hayatlarımız. Ölebiliriz de, kalabiliriz de. Daha iyiye bir adım atmak için girdiğimiz yollarda, çalışabileceğimiz alanlar bir bir yok oldu, her geçen yıl sıkışan bir darboğaza geldi dayandı ömrümüz. Ne kestin koç, ne yedin hiç.

Hepimizi bu şehre çeşitli vaatlerle çağırıp tıkıştıranlar, bir gün bu şehrin bizim gibi binlercesine mezar da olabileceğini bilmiyorlar mıydı sahi? Plansız, programsız, istikrarsız, büyüdükçe büyüyen bir iştahla genişledi bu şehir. Ankara’yı ve daha nicesini güdükleştirdiler, küçülttüler, onlardan sıyırdıkları balları, zenginliği sürdüler İstanbul üzerine.

“Ankara gelişti,” dedi birimiz. Nesi gelişti Ankara’nın? Sahiden son yıllarda pek moda olan nostaljisine bulanmak istemiyorum ama Ankara’dan bize ne kaldı? Gençlik Parkı havuzunda babamla kayığa binip Ankara’da göl var zanneden bir çocuktum ben, şimdi böyle düşünen çocuk mu var?

Doksanlarda çoktan kaderine terkedilmiş, işkence tezgahlarının fonu olmaya başlamış Atatürk Orman Çiftliği’ne trenle gittiğimizde şehrin bir ucuna vardığımızı sanırdık. En son arabayla içinden geçtiğimde çıkartamadım bile nerede olduğumu. Arkadaşlarımı aradığımda bana AVM’lerde randevu veriyorlar, oranın pastanelerini övüyorlar. Kimsenin aklına gelmiyor Sakarya’da çay içmek. Zaten zar zor para kazanıyoruz, Sakarya’ya gömecek değiliz değil mi Ankaralı arkadaşlarım? Onların suçu mu peki bu? Ankara’nın üzerine bir kurum gibi dökülen yılların hiç mi kabahati yok?

Ankara büyüdü; Sivas da, Denizli de, Samsun da. Büyümeyen şehrimiz kalmadı. Karton gibi evlerle bir örnek oldu şehirlerimiz ama gelişmedi. Bugün Hozat’a da, Simav’a da gitseniz, bir örnek evler görürsünüz. Ankara’nın bağları, Aydın’ın kavakları, Bursa’nın yeşili falan (gerçi yeşil sevdası olmadık şekilde tezahür ediyormuş) kalmadı. TOKİ grisine bulandık.

Hepimiz bir deprem bekliyoruz. Aramızda başka ülkelere göçen çoktu, şimdi bir tur daha yeni ülkelere bakmaya başlayanlarımız var. Çoğumuz kırkından sonra yeniden yeni bir hayat kurmanın peşine düştü. Kimimiz şansını farklı şehirlerde arıyor. Kitaplarımız, albümlerimiz, yıllarca biriktirdiklerimiz ne olur, kimlere bağışlamalıyız, bunları hesap ediyoruz.

Göz göre göre bir günde feda edilen şehirlerin, o şehirleri şehir yapan insanların yasını tuta tuta kendi cenazelerimizi de düşünür hale geldik.

Bu elbette böyle sürmez. Bu cenazeleri kaldıracak, şehirlerimizi şehir olmaktan çıkaranların, anılarımızın üzerine beton döküp ayak izlerini bırakanların, geleceğimizi bir bohçaya sığdırmaya çalışanların, hayatımızı tatsız bir griye boyayanların yüzüne dönüp bakacağız.

Umarım o gün, yüzümüze bakacak cesaretleri olur.


Kapak Fotoğrafı: Ayça Örer

Ayça Örer
Ankara’da İstanbullu, İstanbul’da Ankaralıdır. Uzun yıllar gazetecilik yaptıktan sonra editörlük ve eğitmenlikte karar kılmıştır. Boş vakitlerinde yürür, okur.

Yorumunuzu yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Kent

Ankara’dan İstanbul’a bir uzun yürüyüş

Ankara’yı İstanbul’la kıyaslayanlar hep pek acımasız. Ellerinde bir vapur, bir deniz, habire vuruyorlar bozkırın içinde kendi kendini var etmiş bu şehre. Oysa, İstanbul’un pek çok...

Kent

Yerle Gök Arasında Bir Yerde

Bir sonbahar günü, yirmi yedisi ayın. Akşamüzeri Tuna Caddesi üzerindeki Barış Heykeli’nin önündeyim. Bu şehirdeki en sevdiğim heykellerden biri. Gözümü kapadığımda zihnimde canlanabilen birkaç heykelden...

Deneme

Metin Yurdanur’un Madenci Heykelleri

Metin Yurdanur. Heykeltıraş. Yurt içi ve dışında harika eserlere imza atan… Memleketi Sivrihisar’da dünyada eşi olmayan, açık hava heykeller müzesini kuran. Hatta örnekleri içinde en...