KentHafıza

Yahudi bir askerin Kurtuluş Savaşı günlüğü: Angora’ya dönüş

Kentlerin ve toplumun geçmişine ışık tutabilmenin en faydalı ve pürüzsüz yollarından biri şüphesiz ki sözlü tarih tanıklıklarıdır. Caunce’a göre [1] günümüzü daha iyi anlayabilmek ve geleceği yönlendirebilmek için geçmişi anlamlandırma sürecine sunulan bir katkı olan sözlü tarih olmadan, insan yaşantısının önemli bir kısmı açıkça yok olur ve bu durum sözlü tarihin son birkaç on yılda önem kazanmasında etkili olmuş bir faktördür . Caunce, yaşamlarımızdaki değişim hızının, geçmişin mesajlarını bugünün ihtiyaçlarına uyarlamaya devam etme kapasitemizin üstüne çıkma tehdidi yarattığını vurgular. Thompson’a göre [2] ise sözlü tarihin; kahramanlarını, çoğunluğu oluşturan ve o ana kadar bilinmeyen insanlardan seçmesi, daha az ayrıcalıklı ve özellikle yaşlı insanların saygınlık ve özgüven hissi kazanmalarına yardımcı olması, toplumsal sınıflar ve nesiller arasındaki bağlantıyı ve dolayısıyla anlayışı sağlaması gibi faydaları söz konusudur.

Leyla Neyzi, “Ben Kimim?”: Türkiye’de Sözlü Tarih, Kimlik ve Öznellik isimli çalışmasında [3], çeşitli konularda yaptığı sözlü tarih görüşmeleriyle gayrimüslimlerin, dezavantajlı grupların, geçmişleri ve yaşadıkları dönem arasında kalmış kişilerin tanıklıklarını kayda geçiriyor. 1990’lı yılların sonlarında yapılan görüşmelerden oluşan kitap içerik itibarıyla güncelliğini koruyor. Kitaptaki makalelerden biri de “Travma, anlatı ve sessizlik: Yahudi bir askerin Kurtuluş Savaşı günlüğü” başlığını taşıyor. Makaleyi Lavarla’nın arşivine taşıyan ise elbette Ankara’nın rolü.

Gayrimüslim askerlik tecrübesine Neyzi’nin gözünden kısa bir bakış

Neyzi’nin ilgili makale için sözlü tarih görüşmeleri yaptığı kişi, 1896 yılında Ankara Yahudi Mahallesi’nde Sefarad bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Haim Albukrek, sonradan aldığı isimle ise Yaşar Paker. 102 yıllık bir ömür sürmüş ve hem Kurtuluş Savaşı’nda hem de İkinci Dünya Savaşı’nda askerlik yapmış olan Paker’in 1921 yılında altı ay boyunca tuttuğu asker günlüğü, sözlü tarih görüşmesinin merkezinde yer alıyor. 10 yıl önce kendi askerliğinde 6 aylık bir süre boyunca günlük tutmuş biri olarak, bu bilginin henüz makalenin başında beni kıskaca aldığı notunu mutlaka düşmem gerekiyor bu noktada.

Yaşar Paker’le yapılan görüşmelerin ve Paker’in paylaştığı günlüğün taşıdığı değerden önemle bahsediyor Neyzi. “Yaşanmış bir olayın ileriki bir dönemde anlatısına eşlik edecek tarihsel bir belgenin varlığı, hiç şüphesiz sözlü tarihçinin rüyasının gerçekleşmesi demekti!” cümlesi, günlüğü inceleyince duyduğu heyecanı okuyucuya geçirmeyi başarıyor. Bunun yanı sıra görüşmelerin; sıradan bir Osmanlı askerinin deneyimlerine dair çok az bilgi sahibi olunması, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda amele taburlarına sevk edilen gayrimüslimlerin deneyimlerinin çok az bilinmesi gibi açılardan hayli önem taşıdığını vurguluyor. Neyzi, ayrıca, Osmanlı toplumundaki gayrimüslimlerin genellikle “komprador burjuvazi ya da “Osmanlı davasına ihanet edenler” olarak resmedildiklerini, bunun sonucunda cemaatlerin kendi içlerindeki farklılıkların görmezden gelinebildiği tespitinde bulunuyor ve Paker’in bu noktada maddi bedelini ödeyemediği için askere gitmiş olması, ailesinin ona maddi destek sunamaması, özetle yoksul bir gayrimüslim olması açısından yerleşik algıları kırabilecek bir öneme sahip olduğunu görmemizi sağlıyor.

Gayrimüslimlerin askerlik tecrübeleri günümüzde de vahim olaylar yaşanmasına sebebiyet veriyorken, 100 sene öncesinin atmosferini düşündüğümüzde durumun daha da sıkıntılı olduğunu varsaymak gerekiyor. Neyzi, bu noktada, gayrimüslimlerin o dönemde subay ve er olarak hizmet vermediğini, yoksul olan birçok gayrimüslim Osmanlı yurttaşının Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı çarpışmalarında hayatlarını kaybettiğini, Birinci Dünya Savaşı’nda çoğunun silahsız olarak yol yapımında ve cephe gerisindeki nakliyat vb. işlerde kullanılan amele taburlarında görev yaptığını, aynı birimlerin Kurtuluş Savaşı dönemindeki sistemde de kullanıldığını belirtiyor. 2 Mart 1921 tarihi ise Paker’i de doğrudan etkileyen amele taburlarına ilişkin kararın çıktığı tarih olması açısından önem arz ediyor. Makalede, bu durumun temel sebebinin gayrimüslimleri yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırmak ve onların Türklere karşı çarpışan güçlere katılmalarını engellemek olduğu söyleniyor. Keza birliklerin, birazdan okuyacağınız üzere doğu bölgelerine sevk edilmesinin sebebinin de firar hadiselerinin önüne geçmek amacı taşıdığı iddia ediliyor.

Paker’in günlüğü

Paker, günlüğünü Fransızca yazmıştır ve ifadesine göre bunun nedeni Fransızcasını geliştirmek içindir. 31 Mart 1921’de Ankara’da askere alındığı gün başlayan günlük, Kastamonu ve Erzincan’ın merkezde olduğu, yolculuğunun bittiği ve Ankara’ya geri döndüğü 2 Ekim 1921’de sonlanacaktır. Neyzi’ye göre günlükte Paker’in hem gayrimüslim kimliği hem de savaş ortamının zorlu psikolojisi nedeniyle bir otosansür göze çarpıyor. Günlüğü daha çarpıcı kılansa, savaşın sonucunun tamamen belirsiz olduğu bir ortam ve düşünce iklimi dahilinde kaleme alınmış olmasıdır.

Uzun yürüyüşler

Paker’in 6 aylık süre boyunca en çok vaktini alan eylem yürümektir ve bu nedenle de birçok uyarana maruz kalacaktır. İlk uzun yürüyüşünü 4-15 Nisan tarihleri arasında Ankara’dan Kastamonu’ya yapmıştır. 4 Nisan’da Ankara’dan ayrılırken Mösyö Halas isimli bir arkadaşının kır evini gördüğünde söyledikleri, sonraki süreçte yaşayacağı özlem seviyesini göstermesi açısından çarpıcıdır: “Mösyö Halas’ın kır evi… Buraya eğlenmek için ne hâlde gelirdim ve şimdi ne hâldeyim. O anda piyano eşliğinde çaldığımız müziği hatırladım.”

Sürecin başından sonuna dek ara ara askerden muaf olma girişimlerinde bulunan ve tanıdığı bazı insanlardan bu konuda yardım isteyen Paker’in çabası sonuçsuz kalmıştır. Ağır işlerde çalıştığı bu dönemde doktor asistanlığı yaptığından ötürü fiziken daha az yıprandığı zaman dilimleri söz konusu olsa da 6 ayın geneline yürüyüş, yorgunluk, açlık, susuzluk, tedirginlik, belirsizlik hakimdir.

Günlük, ilk haftalarda yerleşim yerlerine ve insanlara odaklanan izlenimlerden oluşmaktayken, memleketi olan Ankara’nın Yunan ordusu tarafından işgal edilmek üzere olduğu bilgisini öğrendiği andan itibaren bir anlamda istikamet değiştirmiş ve daha içe dönük, psikolojinin daha net biçimde ortaya koyulduğu bir seyir izlemiştir. Paker, 26 Temmuz’da Kastamonu’da iken “düşmanın Angora yakınlarında” olduğu bilgisini almış ve ailesi için endişelenmeye başlamıştır. Belirsizliği, 6 Ağustos’ta “Angora’nın düştüğünü söylüyorlar” notu ile günlüğüne aktarmıştır. Yukarıda ifade edildiği gibi birliğinin doğuya kaydırılması kararı alınınca, Erzurum yönüne doğru birliğiyle beraber yürüyüşe koyulmuş, ifadesine göre 8 Eylül’e kadar “Tosia, Eskelib, Tchorum, Tourhal, Rechadie gibi yerlerden geçmiştir. Yürüyüşün başında, 7 Ağustos’ta, Tosya’dan Ankara’ya, ailesine bedelinin ödenmesini ve askerliğinin sonlandırılmasını talep eden bir telgraf göndermiş, ancak 13 Ağustos’ta Çorum’a vardığında telgrafına yanıt alamamış, “Eğer Angora düşmemiş olsaydı mutlaka cevap verirlerdi,” diye düşündüğünü yazmıştır.

Bir yanda bazı komutanların zorbalığa varan emirleri, yerel halkın tepkileri ve eşkıyaların firari askerleri avlaması nedeniyle duyduğu silah sesleri, Ankara’nın kaderinin belirsiz oluşunun kendisinde yarattığı olumsuz etkiyi harlayan gelişmeler olmuşlardır. 18 Ağustos’a gelindiğinde hala ailesinden cevap gelmemiş olmasıyla “Angora’nın düştüğü” fikrinden emin olur. 1 Eylül’e gelindiğinde “Suchehir”de iken Ankara’nın düşmediği bilgisi çalınır kulağına. 8 Eylül’de Erzincan’a vardığında ise Ankaralı bir mebustan bizzat işitir Ankara’nın düşmediğini. Aynı gün arkadaşlarıyla birlikte bedellerinin ödendiği haberini işitir ve 11 Eylül’de Ankara’ya dönüş yolculuğu başlar. Parasızlık yüzünden ve tüm ulaşım araçlarına hükümet el koyduğundan ötürü binek arabası kiralarken çok zorlanırlar.

1930’larda Albukrek Ailesi, Kızılcahamam yolunda. [Beki Bahar Arşivi, “Efsaneden Tarihe Ankara Yahudileri”, Pan Yayıncılık, 2003], Jewish Quarter Ankara

Ankara’ya dönüş

Paker için Ankara, bir yandan derhal dönmek istediği, köklerini barındıran ve ailesinin de bulunduğu bir yer iken bir yandan da hayallerini kesinlikle süslemiyordur. O, hem cemaatinin memnun olmadığı yönlerinden hem de yeterince uygar bulmadığı Ankara’dan kaçmak, daha güzel bir hayat yaşamak ister. 14 Eylül’de “Angora’ya döneceğimize inanamıyorum: Bir rüya gibi geliyor” cümlesini yazmıştır günlüğüne. Ancak “Cheer Kichla, Kir Cheir” gibi noktalardan geçtikleri uzun ve zorlu yolculuk 2 Ekim 1921’de sonlanmış, Ankara’ya dönmüşlerdir. Aylar süren ve güçlüklerle dolu yürüyüş nihayete erdiğinde Paker hala şaşkındır: “Eskiden kıra giderken kullandığımız yoldan geri döndüm. Henüz döndüğüme inanamıyorum.”

Paker’in günlüğü şüphesiz ki kimliğinin getirdiği zorluklardan, memleketin durumundan, savaşın neticesinden bilgiler içerir. Nitekim yaşamları; en temel gereksinimleri olan yürümeye ve yiyecek ile barınak bulmaya indirgendiğinden, günlüğün çoğu da bu detaylardan oluşur. Dolayısıyla yolculuk olarak bahsettiğimiz olay aslında bir yaşam mücadelesidir. Her gün saatlerce yağmurda, çamurda, karda yürümüşlerdir. Ayaklarının şiştiğinden ve ayağa kalkamadığından, kısıtlı ve yetersiz yiyeceklerden, açık havada uyumalarından bahsetmesi, günlüğün rutin detaylarındandır.

Ankara’nın düşmesi tehlikesi belirmeden önce Paker’in Ankara hakkındaki yorumları, hem kendisinin gözünde Ankara’nın değerini hem de kentin o dönemki halini ortaya koyar niteliktedir: “Kastamoni’yi Angora’mızdan daha gelişmiş buldum. İklim, ormanlar, su, insana isteyecek bir şey bırakmıyor. Kentin yakınında genç kadın ve erkeklerin pazar günü gezmeye gittikleri bir dağ var. Kendinizi Constantinople’da sanabilirsiniz.” 7 Ağustos’ta kurduğu “Bugün yola çıkıyoruz. Güle Güle Ilgaz, Kastamoni, bu hayranlık verici yerleri hatırlayacağım. Güle Güle Angora, Constantinople. Tanrı beni korusun ki sizi yeniden görebileyim!” cümlesi ise içinde bulunduğu zorlu durumun üzerinde yarattığı etkinin hayli ağır olduğunu, önceliğinin ev bellediği yerlere dönmek olduğunu gösterir.

Belirsizlikler, bitmeyen yürüyüşler, fiziksel ve zihinsel yorgunluk, Paker’i sık sık isyan eder noktaya getirmişse de zorluklardan güç devşirmesi ve direncini artırması, bunları da günlüğüne yansıtması hayli çarpıcıdır. Kaderini “Hiç kimseden şikayetçi değilim, tam tersine kendi kendime ‘tamam buna alışmak lazım’ diyorum,” şeklinde bir cümle ile kabullendiğini belirten Paker, 22 Ağustos’ta “Dün bir adım daha atamayacağımı sanıyordum. Oysa bugün kendimi dünden daha iyi hissediyorum ve bu bana sabır veriyor. Zorluklar karşısında insan çelik gibi güçlü,” diyerek direncini ortaya koyar. Biraz geri, 3 Ağustos’a gidildiğinde ise karamsarlık ve umutsuzluk açık şekilde görülür: “Kederimi saklamam imkansız: Birlik yola çıkacak, sonsuza dek olmasa da en azından uzun bir süreliğine ailelerimizden ayrı düşeceğiz, onlardan uzakta ve parasız olacağız. Tanrım, kaderimiz ne olacak?” Tüm zorluklara rağmen yalnızca kendini düşünmemesi, ailesinin ve büyüdüğü toprakların çok daha büyük sıkıntılar çekebiliyor olduğu ihtimali de aklındadır: “Her taraf gizem içinde. Belki ailelerimizden daha mutluyuz, bunu şu an bilemiyoruz.

100 yıl önce Anadolu’da gezgin bir Yahudi olmak

Paker, Yahudi kimliğinin hissettirdiklerine de değinir: “Gezgin Yahudi gibiyiz. İleri! İleri!” Etnik ve dini kimlikleri nedeniyle orduda gördükleri muamele malum iken halktan da olumsuz tepkiler görmeleri, nelerle mücadele ettiklerini göstermesi açısından açıklayıcıdır: “Erzurum’a doğru giderken bazı köylerden geçiyoruz. Oradaki kadınlar, biz yeniden harbe gireceğiz zannederek ‘Oğlum!’ diyerek ağlarlar, yanımızdaki jandarmalarsa ‘Ağlamayın. Bunlar gavur’ deyince aynı kadınlar hemen küfür etmeye, bize taş atmaya başlarlardı.” “Leon, Moise, Rafael, Gabriel, Albert, Kemal, Youvan, Artin, Noussrati, Yorgi” ise kader birliği yaptığı isimlerdir ve bu isimler birliğin demografisini de net biçimde ortaya koyar. Tüm bunlara rağmen yer yer birliğindeki diğer kişilere de tepkilidir Paker; zira Yahudileri, Ermeniler ve Rumlar ile Türkler arasındaki çekişmede ezilen ve esas zararı gören bir konumda görüyordur.

Bir sonraki adımlarında başlarına ne geleceğini bilmese de bir şekilde gelecekte nasıl bir hayat yaşayacağını düşünmeyi de bırakmamıştır Paker. Hayatında o güne dek nelerden memnun olmadıysa günlüğünde ifade etmiş ve sürdürmeyi istediği hayatı sık sık hayallerine konu etmiştir. 25 Ağustos’ta yolda su bulmakta zorluk çektiklerini yazarken “Şu anda başka insanlar, örneğin Pera’da, randevularından başka bir şeyi düşünmemekte ve sabırsızlanmaktadır. Yaşam bu” cümlesini kurarak aklında nelerin olduğunu açıkça ortaya koymuştur. 27 Temmuz’daki cümleleri ise Ankara’nın son kertede kendisi için ne ifade ettiğini, kentin genç ve hedefleri olan biri için hiç de cazip olmadığını gösterir: “Mesela diyelim ki özgürüm, bu durumda ne yapardım? Constantinople’a gitmeyi arzuluyorum. İlginçtir ki Angora’ya ailemin yanına gitmektense parasız, sefil bir halde Constantinople’a gitmeyi tercih ederim. Kararım kesin, özgür olur olmaz Angora’dan ayrılacağım. Daha uygar bir çevre istiyorum. Bunun için birçok engelle karşılaşacağımı biliyorum ama harekete geçme arzumu hiçbir şey durduramayacak. Acı çekeceğim, çalışacağım. Zaten acı çekmiyor muyum? Askerlik bana acı çekmeyi ve başka birçok şeyi öğretti.” Paker, günümüzde Ankaralılar için bıkkınlık verici bir hale gelen “Ankara’nın en güzel yanı…” şeklinde başlayan klişeyi o dönemde bir anlamda gerçek kılmıştır. 65 yaşına geldiğinde hala bekar olan Paker, tüm varlığını Muhtaç Çocuklar Eğitim Vakfı’na bağışlamıştır [4]. 1941’de, İkinci Dünya Savaşı sürecinde yine askere alınmıştır. 1998’de ise vefat etmiştir.

Haim Albukrek’in, soyadı kanunu sonrası ismiyle ise Yaşar Paker’in yaşamı elbette birçok önemli detay barındırıyor. Leyla Neyzi’nin bu uzun yaşam içerisindeki söz konusu 6 aylık dönemi görünür kılması, azınlıkların hem yaşadıkları zorlukları göstermesi hem de kentlere ve topluma dair algılarını anlamamızı sağlaması açısından nazarımda büyük önem arz ediyor. Zira, kentlerimizi tanımamızın ve anlamamızın yolu yaygın ve bilindik kaynakların dışına çıkmaktan geçiyor. Neyzi’nin kitabında ayrıca “Unutmayı hatırlamak: Türkiye’de Sabetaycılık, ulusal kimlik ve öznellik”, “1922 İzmir yangınını yeniden düşünmek”, “Ulusaşırı aileler ve parçalanmış öznellikler: Antakyalı Hristiyan Arap bir mültecinin sözlü tarih anlatısı” gibi ilgi çekici makaleler de bulunuyor.

Kaynaklar

[1] Stephen Caunce, (2001), Sözlü Tarih ve Yerel Tarihçi, İstanbul: Tarih Vakfı ve Yurt Yayınları
[2] Paul, Thompson, (1999), Geçmişin Sesi, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
[3] Leyla Neyzi, (2013), “Ben Kimim?” Türkiye’de Sözlü Tarih, Kimlik ve Öznellik, İstanbul: İletişim Yayınları.
[4] Beki L. Bahar, (2003), Efsaneden Tarihe Ankara Yahudileri, İstanbul: Pan Yayıncılık.

Kapak Görseli: Yaakov Albukrek’in, Ankara’daki evinde gaz lambaları ışığında çekilen aile fotoğrafı, 1909 [Beki Bahar Arşivi, “Efsaneden Tarihe Ankara Yahudileri”, Pan Yayıncılık, 2003] (Jewish Quarter Ankara)


Ankara Yahudilerine ve Yahudi Mahallesi’ne daha detaylı bir bakış için: “Kulüp” dizisiyle Yahudi mirasını hatırlamak: Ankara Yahudi Mahallesi

Can Bulubay
Bağımsız araştırmacı. Doktora adayı. Müzmin öğrenci. İstanbul Üniversitesi İktisat bölümünde lisans eğitimini tamamladı. Marmara Üniversitesi Küresel Şehirler ve İstanbul Araştırmaları yüksek lisans bölümünü "Rock kültürünün İstanbul'daki yansımaları üzerinden küreselleşmenin kültürel boyutunun incelenmesi: Kemancı Rock Bar örneği" başlıklı teziyle bitirdi. Marmara Üniversitesi Yerel Yönetimler ve Kent Politikaları doktora bölümünde tez aşamasında. 2017 yılında Twitter'da oluşturduğu "Suriçi'nin Sesleri" isimli hesabında İstanbul Tarihî Yarımada merkezde olmak üzere kentlere ilişkin aklına takılan, merakını celbeden, öfkesini uyandıran her konuya dikkat çeker. Askerliğini seneler önce Ankara'da yapmış olmasına karşın Ankara'nın farkına varmışlığı pek yenidir.

Bir Cevap Yazın




Ankara üzüm bağı Kent

Arşivde Kaybolduk | Engürü’de eylül

Fotoğraflarla anılar biraz renklenir, somutlaşır ve hatırlamak kolaylaşır. Yeni gittiğiniz bir şehirde fotoğraf çektirmek adettendir. Bir zamanların Ankara’sında bağların arasında çekilecek bir fotoğraf ile muhteşem...