MüzikKentİnsanRöportaj

Uçan Şef: Musa Göçmen

Besteci ve orkestra şefi Musa Göçmen’i ve senfoni orkestrasını ilk kez Senforock konserinde izlemiştim. Rock müziğin büyüsüne kapıldığımız konserde maestronun enerjisi, farklı tarzı, orkestra ve sahne hakimiyeti oldukça dikkat çekiciydi. Senforock’ın yanı sıra diğer başarılı projelerini takip ederken kendisini yakından tanıma şansım oldu. Askeri Mızıka Okulu’nda bestecilik ile başladığı yoluna orkestra şefliği ile devam eden sıra dışı orkestra şefi Musa Göçmen’le müzikle dolu güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

Musa Göçmen, Askeri Mızıka Okulu’nda eğitimine başladıktan yaklaşık beş altı ay sonra besteci olmak istediğine karar veriyor. Okulda bu hayaline gülenler olsa da gerçekten de bir süre sonra eserler yazmaya başlıyor. 14 yaşındayken yazdığı eser okulda seslendirilince bestecilik konusuna daha fazla kafa yorma kararı alıyor. Okul kütüphanesinde okumadığı kitap kalmıyor. En büyük öğretmenleri, bestecilerin nasıl yazdığını öğrenmek için incelediği partisyonlar oluyor. Bu sıkı çalışmayla çok sayıda kişinin beraberce yapabileceği armoni ödevlerini kısa bir sürede tek başına yapabilme becerisine erişiyor. Askeriyeden neden ayrıldığı konusuna gelecek olursak:

“Ben ilk mezun olduğumda dedim ki ordu beni yetiştirmiştir. Şimdi en üst düzeyde hizmet edeceğim ve ettim de. Bu konuda gönlüm çok rahat. Ama on beşinci yılın sonunda ordudan ayrılma konusunda kararımı vermiştim. On beş yıl dolduğunda sabah erkenden dilekçemi verdim. Bu bir geçiş süreci gibiydi. Eğitimimi aldım, devletimin benden istediği mecburi hizmetimi tamamladım, vefa borcumu ödedim. Bundan sonra da kendi yoluma devam ettim. Her yerde asker müzisyen olduğumu söylerim çünkü o gelenekten geldim. 1831’den gelen bir geleneğin temsiliyle yetiştirildim. Bundan da onur duyuyorum. Orduyu bırakmış olsam da bana ihtiyaç duydukları anda mevcut ordu personeli gibi elimden gelen yardımı yapmaya her zaman hazırım.”

Askerlik sonrası süreçte Musa Göçmen kendi istediği yolda ilerlemeye başlıyor. Yurt içinde ve dışında gerçekleştirdiği konserlerde, eserlere farklı yaklaşımlarla yazdığı orkestrasyonları müzik çevrelerinde oldukça dikkat çekiyor. 2007’de Mevlana’nın 800. doğum yılı için yazdığı Senfonik Sema dinleyicilerle buluşurken, 2009’da Çekya’dan aldığı teklife olumlu yanıt veriyor. Orkestrasıyla Avrupa’nın en önemli rock festivallerinden Masters of Rock’ın açılışını yapıyor. 60 bin kişinin katıldığı ve kaydı DVD olarak da yayımlanan bu konserin Senforock’ın da ilk konseri olduğunun altını çiziyor.

Canada Sol Music Management çatısı altına kabul edilip çeşitli projelerde yer alıyor. Solo basgitar virtüözü Magnus Rosen ile solo bas ve koro çalışmaları yapıp, 2011-2012 yıllarında konser turneleri gerçekleştiriyorlar. Yine 2011 Japonya depremi için tüm dünya sanatçılarının katılımıyla gerçekleştirilen Shine isimli şarkı ve proje için ülkemizden davet alan tek sanatçı oluyor. Tüm geliri Japonya’daki deprem ve tsunami felaketzedelerine yardım amacıyla bağışlanan albümde eserin orkestrasyonlarını yapıp, şefliğini üstleniyor. Birçok belgesel, film, dizi, tiyatro, reklam ve televizyon müziği besteleyen Musa Göçmen bu dönemde beş tane de solo albüm çıkarıyor.

Gerek Senforock’taki şarkıların gerekse diğer projelerindeki eserlerin başarılı orkestrasyonlarını nasıl yaptığını öğrenmek istiyorum. Çünkü dinlerken hem bildiğiniz ve sevdiğiniz bir şarkıya eşlik etmenin konforunu yaşıyor hem de eserdeki farklılıkları duyup, dinliyor olduğunuzdan daha da keyif alıyorsunuz.

“Senfonik rock müzikte bir eşlik vardır. Armoniyi yazarsın ve orkestra eşlik eder. Bir de power senfonik rock vardır. Burada da yepyeni bir riff, yeni bir buluş yapıp orkestrayla işin içine yeni bir güç koyarsınız. Benim orkestrasyonum bu yönelimde olduğundan o buluşları işin içine koyuyorum. Ortaya çıkan eser, özden kopmuyor ama başka bir şeye de dönüşüyor. Zaten insanları heyecanlandıran da bu. Kişi, kendi eserinin başka bir şeye dönüştüğünü, ona yeni şeyler de katıldığını gördüğünde heyecanlanıyor. Mesela Selda Bağcan’la da aynısı oldu. Moğollar ile de konserlerimiz başladı. Birlikte ilk konserimizi Congresium’da gerçekleştirdik. Muhteşem bir konserdi ve binlerce mesaj aldık.”

Selda Bağcan ve Moğollar Konserleri

Bu arada sohbetimizi, çaylarımız eşliğinde, pandemiden hemen önce açılan Musa Göçmen Senfoni Orkestrası Konser Salonu’nda gerçekleştiriyoruz. Salonun pandemiye rağmen ayakta kalmayı başarabilmesi, sanatseverlerin biletlerini alıp katılımlarıyla desteklemesi sonucu olmuş. Bu bağımsız sanat kurumunun var olabilmesi hep bu desteğe bağlı. Gerçekten şehrin ihtiyaç duyduğu bu mekan, şu anda Ankara’daki kültür sanat aktivitelerine katılmak isteyenlerin uğrak noktalarından biri haline gelmiş durumda. Burada, salonla bütünleşik halde bulunan Nous’n Soul Cafe’nin yarattığı etki ile sadece bir konser salonu olmanın ötesine geçilmiş. Bir yaşam, buluşma ve sohbet alanına dönüşmüş. Bu sanat kulübünde koyulaşan sohbetler, günün sonunda hemen üst kattaki konser salonunda etkinliklere katılımla tamamlanıyor. Kurucusu Ömer Yılmaz’ın yaptığı çalışmalar ve gösterdiği çaba neticesinde Nous’n Soul Cafe’de de birçok farklı etkinlik düzenlenmeye başlanmış. Bu iki mekanda aynı anda dört farklı kültür sanat etkinliğinin yapıldığı zamanlar olmuş. Bu ortak frekansın ve uyumun yarattığı çekimle kapıdan girdiğiniz anda ortamın büyüsüne kapılıyorsunuz.

Musa Göçmen, sanatseverler için Ankara’daki önemli bir ihtiyacı karşılamasının yanında Senfoni Orkestrası Konser Salonu’nun kapılarının da herkese açık olduğunu belirtiyor:

“Tabii, bir bestecinin konser salonuyla işi ne diye düşünülmüş olabilir. Ancak böyle bir ihtiyaç var. Dedik ki bir konser salonu yapalım ve kimsenin yüzüne kapı kapanmasın. Burada etkinlik yapmak isteyenler geri çevrilmesin ve bir şekilde çözüm bulunsun. Bu eserler ve projeler de bir şekilde hayata geçirilsin. Bu düşüncelerle açıldıktan sonra bu yapıyla yönetilmeye başlandı. Yani öncelik kısmına işin ticari boyutunu değil de sanatı koyup ne yapabiliriz kaygısı başlayınca durum daha farklı ilerliyor. Sadece ‘Burayı ilk defa duyduk, bilmiyorduk,’ diyenler olunca üzülüyorum. Salonda ne yaparsanız yapın yine de reklam yeterli gelmiyor, az kalıyor demek ki garip bir şekilde.”

Ankara’da Büyükşehir Belediyesi tarafından birçok konser düzenleniyor ancak bu konserlerde Ankara’da yaşayan sanatçılar bulunmuyordu. Bununla ilgili sosyal medyadan tepkimi dile getirdim. Sağ olsun başkanımız ilgi gösterdi ve hemen harekete geçildi.

Bu sene konser salonunda, sanata destek verme çabalarının örneklerinden olan Ankara Oda Müziği festivalinin üçüncüsü düzenlenecek. Göçmen, sanatın yerelden güçleneceğine inandığı için festivalde de bununla ilişkili olarak pozitif ayrımcılık içeren katılım şartları var. Oda müziği festivalinde sahne alan orkestralardaki müzisyenlerden en az bir tanesinin Ankara’da yaşıyor olma zorunluluğu bulunuyor. Bunun yanı sıra her sene belirlenen festival temasına göre de bir katılım şartı belirleniyor. Örneğin bu seneki temaya göre, öncelikle genç ve hayatta olan bestecilerden birinin eserinin repertuarda bulunması gerekiyor. Bu durumda eserler araştırılacak, yenileri bulunmaya çalışılacak. Festivale katılım sağlayanlara verilen destekleme ücretinin yanında, yeni bestecilere verilen telifler de onların bu alandaki motivasyonlarını artıracak. Bu durumda, belirlenmiş olan zorunluluk aslında güzel bir şeye hizmet etmiş olacak. Sanatın yerel ile güçlenmesi fikriyle hareket eden Musa Göçmen, bu düşünceye zıt durumlar oluştuğunda tepkilerini dile getirmekten de kaçınmıyor:

“Ankara’da Büyükşehir Belediyesi tarafından birçok konser düzenleniyor ancak bu konserlerde Ankara’da yaşayan sanatçılar bulunmuyordu. Bununla ilgili sosyal medyadan tepkimi dile getirdim. Sağ olsun başkanımız ilgi gösterdi ve hemen harekete geçildi. Sonraki konserlerde Ankaralı gruplara ve sanatçılara da yer verilmeye başlandı. Durumun dikkate alınması ve akabinde hemen refleks gösterilmesi beni çok mutlu etti. Demek ki yerel yönetimlerimizle diyalog halinde olduğumuzda, küsmeyip, sessiz kalmayıp dile getirdiğimizde ve bu, dikkate alınıp uygulamaya konulduğunda çok güzel sonuçlar verebiliyor.”

Ankara, kültür ve sanat hayatıyla ön planda olmasıyla bilinen bir şehir. Bu şehirde müzikle, sanatla iç içe olmak harika bir duygu. Birbirinden farklı projeleri hayata geçirmek ve projelerin çok beğenilmesi ise gerçekten büyük bir başarı.

“Şöyle ki, alanımız yani yaptığımız müzik evrensel. Bu sebeple yurt dışından teklifler aldığımız da oldu. Aslında başka memleketlerde bu alanda üretmek daha kolay bile olabilir. Ben kolay olanı seçmek veya hizmet etmek noktasında bir karar vermek istedim. Elbette ki kariyerini yurt dışında devam ettirenlere de saygım var. Bu yolda çok başarılı olanlar da var. Bu bir tercih meselesi. Ben de kendi adıma ülkemde kalıp çocuklarla ve gençlerle neler yapabilirim düşüncesiyle müziğimi nasıl yaygınlaştırabileceğimin peşinde koşmak istedim. İyi ki de öyle yapmışım. Bu konuda mutluyum çünkü gittikçe daha da güzel şeylere evriliyor. Bir de iyi ki Ankara’da kalmışım diyorum. Çünkü bunu Ankara’da başarmak daha zor. Seyircisi çok seçici, beğenmediğini dile getiriyor. Seyircinin bu tutumu da aslında ülkedeki tüm organizasyon firmaları ve herkes tarafından bilinmekte. Bir proje eğer Ankara’da tutuyorsa, yaşayabiliyorsa Türkiye’nin her yerinde başarılı oluyor. Hatta yurt dışında da… Ankara sanat yapmak için de zor bir şehir ama bu zorluk güzelliğe dönüşüyor. Çünkü yaptığınızı daha da güzel yapmak zorunda kalıyorsunuz ve ortaya çıkardıklarınız bu sebepten başka yere gittiği zaman da parlıyor.”

Sayfalarca nota, üretkenlik, bu kadar farklı proje nasıl ortaya çıkıyor?

Benim üretkenliğimi çalışmak artırıyor. Mesela bir şey yazacağım. Karşımda bomboş bir bilgisayar ekranı, önümde piyanom veya kağıdım, kalemim… Başka hiçbir şey yok. Bir olmama hali var yani. Ben bütün gücümü o olmama halinden alıyorum. Önce olmuyor ama asla vazgeçmiyorum. Çünkü her olmama halinin içerisinde bir olma ihtimali var. Biliyorum ki denedikçe yaklaşacağım. Sonra öyle bir olmaya başlıyor ki çıkan sonucu oturup dinlediğimde ben bile şaşırıyorum. Ve her seferinde bu olmama halinin tekrarı bence müthiş bir şey. Daha yapılacak o kadar çok şey var ki. Bu salon ilk başladığımızda gözümüze çok büyük geliyordu şimdi küçük görünmeye başladı. Evet, biz çalışıyoruz ama bunun ötesinde bir ihtiyaç da var. Bizim de çok sevdiğimiz bir müdavim refleksi var. İnsanlar faaliyetlerin içinde olmak, ait olmak istiyorlar. Mesela sekiz hafta süren farklı temalı koro atölyelerimiz var. Katılımcılar, karma repertuvarları seslendirip atölye bitiminde senfonik orkestrayla sahneye çıkıp konserlerini veriyorlar. Atölyeyi tamamlayanlar bizim gönüllü koristimiz olup zaman içinde farklı projelerimizde de yer alabiliyorlar. Böylece profesyonel bir çizgiye doğru ilerliyorlar. Belki uzun zamandır müzikle ilgilenen, müziği seven, bir şeyler yapmak isteyen ama nasıl yapacağını bilemeyen çok kişiye açılan bir kapı oluyor. Bu şekilde hepimiz birleşip aile gibi hareket eden bir sanat merkezi haline geliyoruz. Şu ana kadar yaklaşık beş yüz kişi, farklı temalı koro atölyelerinde korist olarak ders alıp konserlerimiz içerisinde sahneye çıkabilecek durumda bulunuyor.

 

O sıralarda da Gora filmi çıkmış, beğenilmiş. Bir çocuk yanıma geldi, baktı, beni inceledi. Herhalde çocukta çağrışım yaptı ki, “Sen Gora filmindeki Komutan Logar değil misin?” dedi. Tavrı hoşuma gitti. “Evet, dedim, o benim.”

Size sıra dışı müzisyen denmesinin nedeni sizce farklı projeler deniyor olmanız mı?

Ben müziğin her halini çok seviyorum. Müziğin her dalına dokunmak, insanlarla iletişim aracı olarak müziği kullanmak çok değerli. Sadece bir tarz üzerinde devam etmek çok tercih ettiğim bir şey değil. Farklı birçok alanda yaptığım çalışmalar beni dinamik kılıyor. Bizim sistemimiz gücünü kompozisyon orkestrasyonundan, yani tamamen benim yazıyor olmamdan alıyor. Bir projede her enstrüman için ayrı ayrı yazılan orkestrasyondan, binlerce sayfa notadan bahsediyorum.

Musa hocam bir de uçan şef ve komutan Logar’dan bahsetseniz…

Bir konserde o adrenalinle bayağı zıplayarak bir bitirme hareketi yapmışım. Biz fark etmedik ama fotoğraf çekilmiş o anda. Anadolu Ajansı’nda da böyle bir haber çıktıktan sonra bu tabir daha da yayıldı. Sonra bu imajla birlikte, şef ile ilgilenmeyen, şefin ne yaptığını tam olarak bilmeyen bir kitle bile şefe ilgi duymaya başladı. Hoşumuza gitti, ekipçe bunu biraz da biz abarttık, orkestra da katıldı. Hatta en son İzmir’de seyircilerle birlikte beş bin kişi zıplayarak konseri bitirdik. “Uçan Şef” diye diye en sonunda Eskişehir Havacılık Festivali kapsamında da yamaç paraşütüyle sahneye indim, Show Must Go On’la açtık konseri, çok eğlenceliydi. Türkiye’nin her yerinde farklı projelerle birçok konser veriyoruz. Gittiğimiz yerlerdeki yerel halkla bütünleşebilecek projeler yapmak lazım. Diyoruz ki bu bir kültürdür ve bunu yaymalıyız ama bir şeyi atalım da yerine bunu koyalım değil. Yapılan hatalar genelde bu yönde olmuş. Herkes istediği müziği dinlemekte özgür. Amaç, insanlara bunu dinleyeceksin diye dayatmak değil, onun lezzetini bildirmek, o lezzeti tattıktan sonra da beğenileri içerisinde yer almasını sağlamak. Gittiğimiz yerlerde halkla bütünleşen bir etki yaratmalıyız ki dikkatlerini çekebilelim. Bu bazen repertuvara yerel bir eser eklemek bazen de konser çağrısını farklı kılmak olabilir. Biz buna uzun bir süredir dikkat ediyoruz. İşte bu yüzden şehir merkezlerinden kasabalara kadar gittiğimiz her yerde kalabalık bir kitle bizi bekliyor.”

“Yıllar önce yine aklımda bu düşüncelerle, sahne alacağım bir konser için Çorum’daydım. Üzerimde frak var, orkestra ile sahneyi bekliyoruz. O sıralarda da Gora filmi çıkmış, beğenilmiş. Bir çocuk yanıma geldi, baktı, beni inceledi. Herhalde çocukta çağrışım yaptı ki, “Sen Gora filmindeki Komutan Logar değil misin?” dedi. Tavrı hoşuma gitti. “Evet, dedim, o benim.” Çocuk koşturdu gitti. Köye gidip, “Çabuk gelin, Komutan Logar köyümüze konser vermeye geldi!” deyip herkesi toplamış. Antik kent yakınında çok güzel bir köydü. Kalabalık ve inanılmaz keyifli bir konserdi. Köy halkı “Biz konseri dinledik, sevdik, belki biletlidir, bizden yana bir eksiklik olmasın,” diye orkestraya torba torba elma toplamışlar. Bu içtenlik müthiş değil mi! Biz renkleri taşırsak, dayatmacı değil beğendirmeci olmaya çalışırsak dinleyicide devamlılık sağlanabilir.”

Funniest Maestro gibi projeler insanların ilgisini klasik müziğe daha çok yöneltme düşüncesiyle mi ortaya çıktı?

Klasik müzik çok ayrı bir alan ve geniş bir yelpaze. Ama insanların klasik müziğe değil de orkestra müziğine ilgi duymasını sağlama çabası güzel bir şey. Klasik müzik deyince akla daha çok klasik dönem eserleri ve bunların seslendirilmesi geliyor. Ancak senfonik orkestralarla seslendirilen çok sesli müzik, klasikleri de içine alan bir yapıya sahip. Yapımı, yazımı, bakışındaki zenginlik ve uygulaması farklı. İnsanların bunların farkına vardığı, öyle bir orkestrayla buluştuğu, tüm dünyada örnekleri olduğu gibi içinde eğlencenin de bulunabileceğini anlattığımız konserler oldu. Bir orkestral stand-up olan Funniest Maestro, çocuklar ve aileleri için sahne aldığımız Çok Sesli Gösteri ve bir opera komedisi olan Funtime Of The Opera var. Mesela bu opera komedisinde insanlara opera böyle keyifli bir şey ve buradan diğer eserlere geçiş yapabilirsiniz diyoruz. Farklı tarzlara mesafeli duran birçok kişi bizim gösterilerle birlikte arayı kapatıp bu tarz kültür sanat etkinliklerinde devamlılık sağlamaya başladı.

Devam eden projelere ek olarak aklınızda başka ne gibi yeni fikirler var?

Aklımızda insanların izlerken aynı zamanda deneyimlediği konserleri hayata geçirme düşüncesi var. Yani kapıdan girildiği anda gerek kostümle ve dekorla gerekse orkestrayla ambiyansın tamamen hissedilmesi, deneyimlenmesi fikri var. Bunun dışında Sır Konserleri adıyla planlayacağımız konserler olacak. Dinleyici, yapılacağı yeri ve içeriğini bilmediği, maksimum otuz kişinin katılabileceği bir konser satın alacak. Biz yeni sezonda bu konserleri planlayıp, dinleyicileri özel olarak konser alanına taşıyacağız. Meditatif yapısı da olan, küçük anlatımların yer alabileceği bu butik konserlerde sürpriz sanatçılar da sahne alacak. Selda Bağcan’ın ardından Moğollar ile ortak konserlerimiz olacak. Senforock, artık kendi içinde marka değerlendirmesiyle öne çıkan bir yapıya dönüştü. Solistlerimize klipleriyle birlikte tekli parçalar hazırlıyoruz. Senforock bir yandan cover parçalar seslendirmeye devam edip bir yandan da kendi özgün eserlerini dinleyiciyle buluşturacak. Son konserlerimizde rock orkestrasyonlu marşlar yapıp seslendirdik. Onlar da çok güzel tepkiler aldı. Orkestrasyonları Doruk Önen’le birlikte çalıştık. Düzenlemeleri de Doruk yaptı. Yeni riffler, yeni bakış açılarıyla ortaya çok güzel işler çıktı. Bunların yanı sıra özel konserlerden olan Şifa konserleri devam edecek. Müziğin ruhu iyileştirici gücünden ortaya çıkan bir yapısı var. Özellikle pandemiyle birlikte insanlar kendi içinde kayboldu, ruhumuzla bedenimiz arasındaki uzaklık arttı. Bunu yakınlaştırmamız lazım. Şifa ve aynı şekilde Sır konserleri, kendimizi deneyimlediğimiz, iç dünyamıza yolculuk yapıp anın akışında yer alabildiğimiz etkinlikler.”

“Koro atölyeleri de devam edecek. İnsan çok sesli düşünen ancak konuştuğunda bunu tek sesle ifade edebilen bir varlık. Müzikte de aklımızdakini yapabilmek için başka seslere ihtiyacımız var. ‘Mono’dan ‘poli’ye ulaşabilmek için bir araya gelme kültürünü oluşturmak gerekiyor. Sevdiğiniz birisine sarılınca salgılanan bağlılık hormonu oksitosin bir arada şarkı söyleyince de ortaya çıkıyor. Hayatın her alanında beynimizdeki çok sesli yaratı gücünü hayata geçirebilmek için başkalarına ihtiyacımız var. O yüzden de aklımızda, herkesi kucaklayıcı, bir arada durma kültürünü her yere yaydığımız bir yapıyı oluşturmak var.”

Senforock konserinden

Ankara müzik camiasının yakından tanıdığı ve yıllardır menajerliğinizi de yapan Hicri Bozdağ ile yollarınız nasıl kesişti?

Hicri ile bir araya geleli on beş yıl oldu. Yurt dışındaki senfonik rock festivallerindeki performanslarım dikkatini çekmiş. Oradan bir tanışıklığımız oldu. Sonra güçlerimizi birleştirdik. Koordinatör ve menajer olarak destek vermeye başladı. Şu anda tüm projelerden ve sistemden kendisi sorumlu. Kendisinin yüksek enerjisine hayranım. Biz sahneye çıkıp performansımızı sergiliyoruz ama arka planda da oldukça stresli bir yük var. Organizasyonlarda her durumda sağlam duracak profesyonellere ihtiyaç var. O yüzden diyorum ki bana sadece müzik sorun, müzikle ilgili konuşalım. Çünkü öbür türlü sanatçı bakış açısıyla işin ticari tarafı ve diğer boyutlarının çok örtüşeceğini düşünmüyorum.

Konserler sebebiyle birkaç gündür birbirlerini göremediklerinden, röportaj esnasında Musa hocanın eşi ve kızları da mekandaydı. Göçmen, ailesinin verdiği desteği şu şekilde ifade ediyor: “İnsanın hayatta en büyük şansı aile oluyor. Aile, diğer alanı tamamlıyor. Nasıl bu kadar enerjik olduğumu soruyorlar. Ailenin yanında durması, özverili olması çok çok önemli. Eşim ve çocuklarım konusunda çok şanslıyım. Çünkü bu iş ‘rağmen’ ile olmuyor ‘beraber’ oluyor. Bu beraberlikle yapılan her şey daha da güçleniyor.”

Musa Göçmen’i yakından tanımadan önce, çoğu sanatçıda olduğu gibi yüksek enerjisinin çoğunlukla sahnede ortaya çıktığını düşünürdüm. Yanılmışım. Farklı ortamlarda görme ya da sohbet etme imkanınız olursa her daim pozitif ve yüksek enerjiyle dolu olduğunu göreceksiniz. Bu enerji size de sirayet ediyor.

Göçmen’in çoğu konserine katılmış birisi olarak belirtmeliyim ki müzikal zenginliğin yanı sıra icra edilen her eserde seyircide artan bir coşku da var. Bu coşkuya eşlik etmemek mümkün değil. Konserin başında koltukları dolduran insanlarla çıkıştaki insanlar sanki aynı değilmiş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. İlginç bir şekilde herkes derdini, günlük hayatın sıkıntılarını salonda bırakıp da oradan ayrılıyormuş gibi geliyor. Herkese hitap eden farklı projeleri olduğundan her yaştan ve tarzdan fazlaca seveni var. Küçük hayranları kendisine, oyunlarında orkestra şefi gibi davrandıkları ya da birlikte çekilmiş fotoğraflarını üzerine bastırdıkları doğum günü pastalarını gösteren videolar gönderiyorlar. Herkesin bu kadar kalbine dokunmak harika bir his olsa gerek… Maestro, orkestrası ve ekibiyle, müzik dolu sahnesinde sanatseverleri bekliyor. Bu enerjiye ortak olmak ve konserlerini deneyimlemek eminim ki size de çok iyi gelecek.

Bir Cevap Yazın

Müzik

Müziği ve gitarıyla Burak Altuni

“Müzik hakkında güzel bir şey, çarpar, acıtmaz!” Bob Marley Burak Altuni… Müzikle tanıştığında 3 yaşındaymış, flütle başlamış. Ne yazık ki baba acısı müzikten de öncesine...

Kent

“Cemal’siz Ankara tarihi olmaz!”

Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele’nin merkezi olarak belirlediği Ankara’ya 27 Aralık 1919 günü gelir. Dikmen sırtlarında Seymen Alayı tarafından karşılanır. Kendisini karşılayanlar arasında Ankara’da Müdaafa-i...

Satıyorum… Saaat-tım! İnsan

Satıyorum… Saaat-tım!

Ankara’da yaşamanın en sevdiğim yanlarından biri, her ayın üçüncü pazar günü Berdelacuz Sahaf’ın Hezarfen Teras Bar’da yaptığı kitap mezatları. Sahaf Mustafa Türkoğlu’nun olağanüstü kitap tanıtımları...