Meseleler

Pandemide Üretkenlik Meselesi V: Atilla Atar ve Hasan Pekmezci

Sanat, düşüncelerinizin etrafındaki bir çizgidir.
Gustav Klimt

 

Pandemi günlerindeyiz.
Ne kadar önemsiyoruz tam bilmediğim ama en yüksek kayıpları verdiğimizi üzüntüyle öğrendiğim, en kısa sürede geçip gitmesini dilediğimiz günlerdeyiz.
Pandemide Üretkenlik Meselesi yazı dizisi sürüyor.
Bir çeşit günlük tutuyoruz.
Okuduğunuz, dizinin beşinci yazısı. Köşenin bugünkü konukları, iki ressam: Atilla Atar ve Hasan Pekmezci.

Kısaca tanıtayım, karşılaştırmalı bir özetle…
Biri Anadolu’nun kuzeyinden, diğeri ortasından.
İkisi de Gazili.
Birer yıl arayla doğmuş, aynı yıl profesör olmuşlar.
İkisinde de baskıcılık var! Biri Anadolu, diğeri Hacettepe ve Gazi’de “baskı” bölümü, atölyelerini kurmuşlar, baskının kitabını da yazmışlar.
Çocuk resimleri üzerinde çalışmaları, araştırmaları ve kitapları var.

Klimt’in bir sözüyle başladık: “Sanat, düşüncelerinizin etrafındaki bir çizgidir.”

Bu köşede, iki değerli sanatçımıza yöneltilen soru ve yanıtlarını bulacaksınız.
Aynı sorulara verilen farklı yanıtlarla, belki de sanatçıların düşüncelerinin etrafındaki çizgilere yaklaşacaksınız… Kim bilir?

Atilla Atar – Ressam

Bir türlü bitmeyen, ne zaman biteceği kestirilemeyen pandemi öncesinde ne yapıyordunuz?

Pandemi dönemi öncesinde yaşantımız normal seyrindeydi. Zamanımın önemli bölümünü atölyemde üreterek geçirirken, düzenli aralıklarla dostlarla buluşuyor, sevdiklerimi ziyaret ediyor, gündelik yaşamın uğraş ve telaşı içinde oluyordum.

Pandeminin ilk zamanlarında ne hissettiniz, çalışmalarınıza etkisi nasıl oldu?

İlk kez Çin’in Vuhan kentinde görülen Corona virüsün, tıpkı Afrika ülkelerinde görülen, bölgesel yayılım gösteren ve bir süre sonra gündemden düşen Ebola virüsü gibi, o bölgede gelişip bir süre sonra da yok olacağını düşünüyordum. Genel kanaat da bu yöndeydi. Hatta TV’de izlediğimiz uzmanlar bile bu virüsün tıpkı influenza gibi yaz döneminde etkisini kaybedeceğini söylüyorlardı. Ama öyle olmadı, virüs kısa süre sonra hızla yayıldı. Ülkemizde gerçekleşen ilk ölüm vakasının sağlık bakanı tarafından duyurulmasıyla işin ciddiyetinin farkına vardık. Çin’de alınan sert önlemler ve televizyonda sokaklarda yerlere düşen insanların görmek, aynısını yaşama korkusuna kapılmamıza neden oldu. 15 günlük tam kapanmanın salgını büyük ölçüde yok edeceğini düşünmüştük, ama yanılmışız. Alınan önlemlerin de çok yetersiz olması ve zaman ilerledikçe kimi insanların aymazlığı, bireysel önlemlerini yeterince almaması sonucu, salgın bir yılı aşan bir süredir devam ediyor. Aşının bulunması ve kısmen de olsa uygulanmasıyla umutlanmıştık. Ama o umudumuz da kısa sürdü. Zira yeterince aşı sağlanamadı. Her şeye rağmen yaşam devam ediyor. Bu sıkıntıya katlanmaya devam edeceğiz. Geçen 16 aylık zaman içerisinde sanatsal çalışmalarımı sürdürdüm. Gidebildiğimde atölyemde, kapanma döneminde de evimde.

Pandeminin ilk günlerinden bugüne, yaptıklarınızda bir değişiklik oldu mu?

Sosyal yaşamdan yoksunluğum, sağlığımla ilgili rutin kontrollerimi yaptıramamamın dışında fazla bir değişiklik olmadı. Pandeminin ilk günlerinden bugüne üretmeye devam ettim, bol kitap okudum,  sosyal medyaya daha çok zaman ayırarak sevdiklerimle dostlarımı sık sık aradım, kapalı alanda yürüme bandında, fırsat buldukça da açık alanda yürüyüşümü aksatmadım. Ailemle bir arada olmam için önemli bir fırsattı.

Salgın, sizin yaşama bakış açınızda moral değerler açısından ne gibi etkiler yarattı?

Pandeminin başlangıcında yaşadığımız korku ve panik zaman içerisinde azaldı. Yukarıda belirttiğim uğraşlar bir terapi oldu. Pandemi, tüm insanlığa; “Doğayı hoyratça kirletmeyin, doğadaki bütün canlıları yaşam alanlarında özgür bırakın, savaşmayın, birbirinizi sevin, sağlığınızı koruyun” uyarısıydı. Tam kapanma dönemlerinde doğanın kendini yenilediğine, havanın temizlendiğine, ozon deliğinin küçüldüğüne, yaban hayatının yaşam alanlarımıza kaydığına, İstanbul boğazında yunusların özgürce yüzdüğüne tanık olduk. Doğayı ne kadar sorumsuzca kirletiyormuşuz. Ama, gelecek kuşaklara kötü bir miras bırakacağımızı bile bile bu hoyratça tavrımızı maalesef sürdürüyoruz.

“Şu pandemi bir bitse, şunu yapacağım!” dediğiniz planlarınız neler?

Sevdiklerimle, dostlarımla bir arada olmak, sanat etkinliklerine katılmak, ailemle birlikte doyasıya bir tatil yapmak.

Hasan Pekmezci – Ressam

hasan pekmezci

Bir türlü bitmeyen, ne zaman biteceği kestirilemeyen pandemi öncesinde ne yapıyordunuz?

Salgın öncesi birkaç işimiz her günümüzü dolduruyordu, aktif olmak zaten temel ilkemiz sayıldığı için danışmanlık görevlerim, resim çalışmalarım, akşamüzerleri sergiler, açılışlar aksamadan devam ediyordu. 2020 Mart ayından başlayarak aşamalı olarak bunlar aksamaya başladı. Tam o günlerde ARTANKARA vardı, kapandı, kapanacak; yasaklandı yasaklanacak kaygılarıyla. Sanat fuarı bittiği gün de kontrollü yaşama günleri başladı.

Pandemi öncesi bazı gruplarla birebir söyleşilerimiz, konuşmalarımız vardı. Kale ile ilgili etkinlikler, organizasyon toplantıları vardı. Atatürk Orman Çiftliği içinde Ankara Büyükşehir Belediyesi Çocuk ve Gençlik Eğitim Merkezi gibi oldukça kapsamlı çok yönlü bir eğitim projesi için Park ve Bahçeler Müdürlüğünde toplantılar yapılıyordu. Ütopya Kazan eğitim merkezinin kurucusu Dr. Cahit Koçak’ın önerileri ile. Ona katılıyorduk. Bunları tümü salgın nedeniyle askıya alındı.

Pandeminin ilk zamanlarında ne hissettiniz, çalışmalarınıza etkisi nasıl oldu?

Pandemi doğal olarak bu zamana kadar dünyanın yaşadığı benzer salgınların incelenmesi, araştırılması, nedir, nasıl seyreder, ne gibi yıkımlar yapar, nasıl bir seyirle, hangi zaman aralıklarında bitebilir gibi sorgulamalar başladı bende.

İlk öğrendiğimiz 1347’de yaşanan Siena-Floransa salgınıydı.1352’ye kadar başta bu ketleri sonra yayılarak Avrupa’yı, Asya’yı etkisine alan bir Kara Ölüm’’ sıfatlı insan kıyımı. Kentlerin yüzde otuzunu öldüren bir bela. Bu salgının da çıkış nedeninin bir yığın kuşkular, sorular, panikler yaşatması bizlerde de korku ve endişe yarattı. Herkeste olduğu gibi.

Hele hele bizde de can kayıpları hızla artınca ve İtalya sağlık sistemi çöktü, çöküyor haberleri yayılmaya başlayınca kaygılar daha da arttı. Çok geçmeden sevdiğimiz, çocukluk arkadaşlarımızdan da kayıplar yaşayınca kendimizi koruma adına Çamlıdere’de bulduk. Önceleri çok sayıda kitap okudum. Özellikle üzerinde çalıştığım bir kitap tasarımı için. “Sanat, Sanatçı ve Toplumsal Duyarlılık”

Siena salgını güzel örnekler içeriyordu bu konuda. İnternetten indirebildiğim kitaplar kaynak olarak çok yararlı oldu.

Çamlıdere doğa, dağ, köy, orman yaşamı demek. Sağ olsunlar dostlarımız zaman zaman ziyaretimize geldiler. Orada idealist dağcı ve doğacı Bora ailesiyle çok sürprizli dağ gezileri yaptık. Bu süreç sağlığımız açısından iyi değerlendirildi.

Atölye, malzemeler, boyalar Ankara’da kaldığı için Çamlıdere’de desen çizimi, tek renk küçük boyutlu boyamalar ilk çalışmalarımız oldu, ama konusu önce salgınla ilgili, ardından da doğadan topladığımız çiçekler, bitkiler oldu. Bunlar doğal olarak küçük boyutluydu,  Çamlıdere’de.

Ama kış nedeniyle Ankara’ya geldikten sonra büyük boyutlu resimler yapmaya başladım, Atölye ortamı olunca Siena salgınındaki ressamların tavrı da bizi uyardı sayılabilir. Siena salgını sırasında çok sayıda resim yapılmış, ressamlarca. Adeta salgının bütün yıkımlarının belgeseli gibi. Bu nedenle biz de çok sayıda salgının çeşitli etkilerini anlattığımız çalışmalar ve büyük boyutlu resimler de yaptık. 110x120cm gibi en az on resim çalıştığımı söyleyebilirim.

Bu dönem bir başka yönüyle sanat hareketlerine sanal sergi, sanat koleksiyon gezimi gibi etkinliklerin yaşama gelmesi oldu. Hemen hemen her üniversitemizin güzel sanatlar alanları ulusal ve uluslararası temalı veya serbest konulu sanal sergiler, sanal sergi katalogları düzenledi.

Özel sanat galerileri de bu kapsamda çok aktif oldular.

Yine bu dönemin getirdiği veya daha çok yaygınlaştırdığı Zoom ve Meet programlarıyla sanat söyleşileri oldu. Youtube üzerinden veya üniversitelerin kendi sistemleri üzerinden belgesel sayılabilecek söyleşiler yapıldı. Biz de bunlar içinde çok sayıda söyleşiye katıldık. Bellek-kayıt olarak bunları çok olumlu kazanım sayıyorum.  Bir musibetten bir nasihat çıkarmak gibi de düşünürüm.

Pandeminin ilk günlerinden bugüne, yaptıklarınızda bir değişiklik oldu mu?

İnsanoğlu çeşitli yaşam koşullarına ve ortamlarına ne yapıp yapıyor uyum sağlamaya çalışıyor. Biz de elbette kaygılar, panikler, acaba soruları, kendimiz yanında çocuklarımızın korunması, sağlığı, endişesi yaşayarak önlemler almaya çalıştık. Çocuklarımızla uzun süre sadece telefon görüşmeleriyle bağlantı kurabildik.

Aşı elbette önemli bir rahatlık getirdi. Bunda doktor arkadaşlarımızın güven verici ‘’mutlaka aşı olun’’ uyarısının da katkısı çok. Pandemi başka başka boyutlarıyla yaşamımızı daha çok etkiledi. Birincisi yaşamımızın bir pamuk ipliğine bağlılığını pek çok örnekleriyle gösterdi, yüzümüze, beynimize, duygularımıza çivi gibi çakılarak.

Ulusların gelişmişlik, gelişmemişlik, zenginlik, fakirlik düzeyine bakmadan yıkımına, insan kıyımına devam eden bir küresel savaş oldu. “Ben aslanım, kaplanım” diyen erk sahipleri de saklanacak delik aradı. Bunların ne kadar çaresiz kaldıklarını, çoğunun sadece kendini kurtarma derdine düştüğünü gördük.

BizlerE de pek çok insan gibi dar alanda yaşamanın, yaşadığımız alanı keşfetmenin, küçük bahçemizin, çiçeklerimizin; yaşama bağlılık açısından, olabilirlikleri soğukkanlı karşılamanın önemini, yaşanan her günün bir nimet olduğunun sorgulamasını yaşattı, yaşatıyor bu salgın.

İnsanlar, eşini, işini farklı farklı boyutlarda keşfetti. Evini, ev eşyalarının yerini bile bilmeyenler birer değer olarak sevmeye başladı. Bizler de elbette yaşama başka başka gözlerle bakmaya başladık.

Yazılarımızı, çizilerimizi, kitaplarımızı, kitaplıklarımızı derlemek gibi, tertip düzen işlerine dalmak gibi, en çok da günlüklerimizi ve anılarımızı yazmak, gibi çalışmalara giriştik.

Salgın, sizin yaşama bakış açınızda moral değerler açısından ne gibi etkiler yarattı?

Yukarıda değindiğim gibi çok yakın dostları, sokağımızdaki komşuları, genç, yaşlı demeden aramızdan ayıran bu salgın elbette yaşama bakış açımızda da sorgulamalara, yeniden değerlendirmelere neden oldu. Adeta

“Bir garip öldü diyeler,
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin”

diyen Yunus Emre gibi gidenleri uğurlama fırsatı bile vermeyen, bir günde yoklar hanesine işleniveren bir süreç.

Saklambaç oyunu gibi birkaç gün önce birlikte olduğumuz arkadaşımızın yoklara karışıvermesinin acısı gibi.  Bunlar yaş dilimi yüksek olan bizlerde bu salgının acımasızlığının çarpıcı örnekleri oldu.

Salgın ve insan kıyımı öncesi hayata ne kadar pozitif bakarsak bakalım pandemi sonrası bu daha da anlam kazandı. Pozitif olmak belki de pek çok insanda baskın bir düşünce oldu. İnsanlar doğaya, doğanın nimetlerine daha çok sahip çıkmaya başladılar.

Doğa bile şaşırdı bu durumda, daha az tahrip, daha az kirlenme gördüğü için. İnsanlar tarafından köylere doğru bir ilgi doğmaya başladı. Kent dışı yaşama alanlarına doğru ilgi daha çok arttı.

Dileriz bu salgın sonrası herkes bunun anlamını daha iyi kavrayacak.  Bunun yanında belli insanlar ne olursa olsun, “dünyayı sel basmış, ördeğin umurunda mı” kafasında devam edecektir mutlaka.

“Şu pandemi bir bitse, şunu yapacağım!” dediğiniz planlarınız neler?

Öyle bir düşünce oluşmadı bende.  Elbette atölyeme daha çok gideceğim, sergiler için hazırlanacağım gibi düşünceler oluştu ama bu da doğaldır zaten. “Şu pandemi bir bitse!” düşüncesi daha çok insanın ölmemesi, daha çok insanın işsiz kalmaması, ekonominin daha çok bataklığa saplanmaması gibi genel düşünceler olarak bizde de baskın.

Salgın olayı dünya egemenliği, baskınlığı hesaplarında olan ülkeler yönünden dünyayı yeniden tasarımlama ve ne gibi global yıkımlar, global hesaplar içinde kurgulama olasılıkları düşüncesi yarattı sizlerde?

Salgın olayının beni en çok düşündüren egemenler, dünyaya egemen olma hastalığı içinde olanlar tarafından laboratuvar çalışmalarıyla benzer salgınlar yaratarak bunu bölgesel, ülkesel bazda kullanmaya kalkışan olacağı endişesi. Öldürücü gazlar gibi, sarin gazı gibi, atom bombası gibi.  Nükleer silah nasıl bir baskı aracı olarak kullanılıyorsa benzer bir biyosilah neden olmasın?

Atomu hiç acımadan, yüz binlerin üzerine atan kafa, yüz binler üzerine biyosilahı atmaktan herhalde geri durmaz. Bir yılda 4 milyon insanın ölümü, resmi rakamla ve resmi olmayan rakamlar çok çelişkili. Dünyada,  hesap kitap yapmayan ülkeler arasındaki sayısal yaklaşım çok farklı.  Türkiye’de bile hesaplar çok karmaşık. Neyin doğru olduğu belli değil. Sayısal veriler çoğu insanı güldürecek çelişkilerle dolu. Şimdiden bazı senaryolar yazılmaya başlamıştır bile.

Gelecek çok daha acımasız, çok daha kıyımlı projelere gebe diye düşünüyorum; dilerim yanılırım.

Her şeye rağmen sağlıklı olmak dileğiyle…


Serinin bir önceki yazısı: Pandemide Üretkenlik Meselesi IV: Habip Aydoğdu ve Tutku Gül

Kapak görseli: Atilla Atar, Kavaklar

Necati Yalçın
İletişim, eğitim, tarih, sanat ve kent üzerine akademik yazılarının yanında gazete, dergi ve internet sayfasında köşe yazarı. Halkla İlişkiler, Milli Mücadele, Cumhuriyet’in Açıkhava Müzesi Ankara, Yazdığım Ankara, Gezdiğim Ankara, Keyifli Öğretmenlik kitaplarını yazdı.

    Bir Cevap Yazın



    ankaranın bağrına bastığı yabancı Meseleler

    Ankara’nın Bağrına Bastığı Yabancı

    Evimin bulunduğu şehirde değilsem, o şehrin sokakları bana hep yabancı olduğumu hissettirirdi. Ankara’nın buna boyun eğmeyen bir istisnalığı var. Yolumun sık sık Ankara Gar’a düşmesinden mi,...