Hafıza

Mekanlar ve Hikayeler XIV | Küçük Tiyatro: III. Rıza

Çürümüş bir şey var Rıza Krallığında    

Sahnenin ortasında, kırmızı büyük perdenin önünde heybetli bir şekilde duruyordu. Etraf karanlıktı. Sahne ışığı bir tek onun üzerine düşmüştü. Bacaklarına kadar inen bir kürk, ihtişamlı ipekten beyaz bir gömlek giymişti; belinde kılıcı ve kafasında üzeri sivri uçlu, parlak sarı renkli bir kral tacı vardı. Suratına doğru düşen spot ışığı tacın üzerindeki taşları parlatıyordu. Etraftan çıt çıkmıyordu. Kafasını hafifçe yukarı kaldırdı. Tavandaki kırmızı işlemelere dikkat kesildi. Tarihi işlemeler yıllardır dikkatini toplamasına yarıyordu. Karanlığa doğru derin bir nefes aldı, çaktırmadan boğazını temizledi. Cümlesini hazırladı. Söylemeye hazırlanıyordu ki, burnuna, yan tarafta açılan dükkândan ızgara kokuları gelmeye başladı. Bir süredir baca konusunda sıkıntı yaşanıyordu. Oyun esnasında dumanlar içeri girebiliyordu. Olacak iş değildi! En başta sanata karşı yapılan bir ayıptı. Kebapçı birkaç sefer uyarılmasına rağmen bir netice alınamamıştı. Izgara dumanı dikkatini dağıttı, burnu ekşidi. Heybetli görünüşünü bozmamaya çalıştı. Neticede kraldı. Ciddiyetini korumalıydı. Konsantrasyonunu yeniden topladı. Gözlerini yine tavandaki işlemelere dikti, kırmızı renkli balkon koltuklarına hafifçe baktı. İleriye doğru ufak bir adım attı. Yerdeki ahşap gıcırdadı. Karanlıktan kısık bir öksürük sesi duyuldu. Derin bir nefes aldı ve şu cümleyi kurdu: “Kulağım açık, yüreğim hazır. Verebileceğin en kötü haber maddi kayıp haberi. Söyle, krallığım mı gitti? Zaten başıma belaydı, beladan kurtulmak niçin kayıp olsun ki? Bolingbroke bizim kadar yüce mi olmak istiyor? Bizden daha yüce olamaz. Tanrı adına hareket ediyorsa biz de ederiz ve aramızda fark kalmaz.” Cümle karanlıkta yankılandı, tekrar kendisine döndü. Kısa bir sessizlik anından sonra karanlığın içinden, “Tamam, burada keselim. Yemek molası veriyoruz. Saat öğleye geldi,” cümlesi duyuldu. Işıkların tamamı yandı. Tarihi tiyatro tüm ihtişamıyla ortaya çıktı.

En ön sırada oturan rejisör, kucağındaki çalışma kâğıtlarını yandaki boş koltuğa koyarak sahneye, kralın yanına geldi. “Şimdi… Duruş, bakış gayet güzel. Ama malum cümle iddialı olduğu kadar melankolik de… İki duyguyu da karıştırarak verelim. Sesin gür çıksın ama gözlerde de o kaybetmişliği görelim,” dedi. Kral Richard, sessizce onu dinledi. Henüz rolden çıkmamıştı. Rejisöre karşı kral gibi davranmayı sürdürdü. “Ne hakla benimle böyle konuşuyorsun?” dermişçesine onun yüzüne baktı. Kürkünün yakalarını düzeltip, sahneden indi. Rolden çıktı, kendi oldu. Artık III. Richard değil, Rıza’ydı. Rejisöre kızma rolünden çıkmamıştı ama. Yıllardır bu rolü oynuyordu, bu genç rejisör ne hakla gelip kendisini bu şekilde uyarabilirdi?

Sinirle koltuğun üzerinde yer alan çantasından cep telefonunu çıkarıp gelen bildirimlere baktı. Üstünü değiştirmeye üşendi. Taytı giyip, çıkarması sorun oluyordu. Kilo da almıştı zaten. Üzerine zor oturuyordu. Rejisör, oyuncular ve ekip Hacı Bayram’daki Çiçek Lokantası’na gitmeye karar verdiler. Rıza’yı da çağırdılar ama bu kılıkla o kadar yol yürünmez diye düşündü. Tiyatronun yanındaki kebapçıya hiç gitmemişti. Malum ızgara meselesi yüzünden araları limoniydi. Bugüne kadar idealizm uğruna ne tavizler vermişti, bir kebapçıya gitmekten mi imtina edecekti? Zamanında ATV’deki o saçma dizide oynamamış mıydı? Genç ve güzel kadının, yaşlı ve aldatılan kocası Tahir rolündeydi.  Koca bir şirketi vardı, dünyayı yönetiyordu ama aldatıldığını fark edemiyordu. Bu senaristlerde zekâ mı var canım? Üstelik bu rolü kapmak için İstanbullu yapımcıya az manipülasyon yapmamıştı. Erdal alkoliktir, Sırrı uyumsuz, dememiş miydi? Sonucu da bu olmuştu. Hem, o alaylı başrol oyuncusundaki havalar neydi öyle? Hayatında sahneye bile çıkmamış ama naz, kapris her şey var. Edepsiz izleyiciye ne demeli peki? Arkasından “Geyik Tahir” diye az mı bağırmışlardı? Magazin gazetecilerinin tuhaf sorularıyla da karşılaşmıştı. “Ne olacak efenim? Dizinin sonunda aldatıldığınızı öğrenecek misiniz?” Soruya bak. Yıllarca Mimar Sinan’ı oynadım. Hamlet’teki mezar kazıcısı oldum, III. Richard’ı oynadım, oynuyorum ama koca millet beni hala süzme patron Tahir olarak biliyor. Harcandık bu memlekette, diye düşündü.

Tiyatronun sütunlu ve geniş tavanlı, Mimar Kemallettin’in incelikle tasarladığı lobisinde III. Richard kostümüyle bilet satış bölümünün önüne geldi. Radyo 3 açıktı, Hauser’den Adagio parçası çalıyordu. Yaylılar eşliğinde epik adımlarla yürüdü. Öğle güneşi içeriye dolmuştu. Tacı parladı, gölgesi duvarda büyüdü. Işık suratına geldi, gözlerini kısarak tahta kapıyı açtı. Yağları eskimiş kapı, kulağı rahatsız eden bir gıcırtıyla açıldı. Otomobil ve insan sesi yüzüne çarptı. Dışarı çıktı. İnsanların şaşkın bakışları arasında kebapçının önüne geldi. Kapının ardındaki çocuk şaşkın bir bakışla ona baktı. Sonra da heyecanla kapıyı açtı. “Hoşgeldiniz beyim.” Rıza, onu eliyle selamladı. Cam kenarındaki boş masalardan birine oturdu. Şef Garson, çocuğu uyardı “Ne beyi lan! Kral diyeceksin, kral. Bak tacı var.” Şef garson sipariş için yanına geldi. Rıza, kalın ve didaktik ses tonuyla “Bir dürüm ama soğansız olsun canım,” dedi. Garson, siparişi alıp ızgara bölümüne götürdü. Ustaya gülümseyerek “Gördün mü usta? Kral da bizden yiyor,” dedi. Beyaz önlüklü usta, ekşi bir surat ifadesiyle “Bu kılık ne ayak lan? Oyuncu mu bu?” dedi. “Usta, senin de bir şeyden haberin yok. Oyuncu tabii. Yandaki tiyatroda oynuyor ama asıl Aşk Kadehi dizisinde Tahir rolündeydi. Fıstık gibi eşi vardı. Boynuzluyordu bunu. Lakabı Geyik Tahir’di.” Usta, gevşek garsona yanıt vermedi. Ocağının başına geçti. Harladığı dumanın ucu tiyatro salonuna doğru ilerledi.

Rıza siparişini beklerken camdaki yansımasına baktı. Beyazlamış sakalları, iyice beliren alın çizgisi zamanın uçuculuğunu suratına pat diye vurmuştu bir kez daha. Tacı, ipekten gömleğiyle baya baya kraldı aslında. Oyunda da bu duyguyu iyi yansıtıyordu. Ama gerçek hayatta parçalanan bir krallığın başındaydı. Yaşlanmıştı, krallığı çöküyordu. Zaten krallığın çöktüğünü ilk krallar hisseder ama bunu kendilerine söyleyecek cesaretleri olmadığı için her şeyi en son kabul eden de onlar olur. Oyunculuk kariyeri eskisi kadar parlak gitmiyordu. Giderek unutulmaya başlamıştı. Televizyon dizilerine sırf adını genç nesle duyurmak, cebine de biraz para girsin diye başlamıştı. Ama ağzı yanmıştı. Aşk Kadehi’nden sonra bir mafya dizisinde oynamış, üç bölüm sonra öldürülmüştü. Son yıllarda İstanbul’dan da teklif gelmez olmuştu. Özcan bile dikiş tutturmuştu piyasada. Gelsin filmler, gitsin diziler. Şimdilerde Netflix’e de iş yapmaya başlamış. Koca Kral Rıza’yı arayan yoktu tabii.Bu rolü de beş senedir oynuyordu.  Yıllar içerisinde III. Richard’ta kendisi hariç, neredeyse tüm ekip değişmişti. Tiyatroyu çok önemserdi. Sanat kutsaldı onun için. Tek bir laf ettirmezdi mesleğine. Eskiden olsa, tiyatronun kutsallığı diye duman meselesini kesin sorun eder, burada olay çıkarırdı.  Zamanında oyuna geç gelen bir mebusa laf etmemiş miydi? Hey gidi yıllar. Artık üşeniyordu böyle şeylere, yılmıştı. Şimdi yere batsın sanatı da tiyatrosu da! İzleyicinin oyuna ilgisi de yıllar içinde azalmaya başlamıştı. Asıl kendisi tiyatrodan sıkılmıştı gerçi. Ne yani böyle memur gibi, git gel. Her yıl aynı roller geliyordu. Üstelik yaşa bağlı olarak hep düşkün, aciz, yalnız ve yaşlı karakter teklifleri geliyordu. Yaş meselesini bari meslekte yüzüne vurmasalardı. Ne yani Anthony Hopkins, Al Pacino gibi havalı yaşlı karakteri oynayamaz mıydı? Bal gibi oynardı. Konservatuarın en parlak öğrencisiydi. Her rolün altından kalkardı. Ama vizyon yoktu, vizyon. İki tane Afife Jale Ödülü vardı ama gel gör ki adına belgesel bile yapılmamıştı. Böyle unutulup gidecek miydi? Pezevenk Özcan “Yaşam Boyu Onur Ödülü” aldı Altın Portakal’da. Yahu, o sümsük repliklerini bile ezberleyemez, rolün hakkını veremez! Yıllar evvel Danton’un Ölümü’nde Roberspierre’i ne kadar kötü oynamıştı. Ucuz, hemen fark edilecek Fransız aksanı katmıştı role! Özcan’a ödüller, kendisine ızgara kokuları arasında Shakespeare! Vah Rıza, Vah sana! Bir ara da dublaj işi gelmişti. Belgesel seslendirmişti. Aslan, kaplan av peşinde koşuyor, kendisi de yavaş ve teatral bir şekilde olayları anlatıyordu. Parası fena değildi ama istediği bu da değildi. O el üstünde tutulmayı, büyük rollerde oynamayı istiyordu. Ama burnundan da kıl aldırmıyordu. Ankara Sanat’ın en kıdemli oyuncusuydu. Krallığının çöküşünü kimse fark etmemeliydi. Kendi geçmişini parlatarak, abartarak gençlere anlatmalıydı. Arada kibrini koruyarak rejisörü haşlamalı, rolünü istediği gibi oynamalıydı. Kral rolünü bile nasıl da çarpıtarak, abartarak, tekstin içinden kopararak oynuyordu.

Rejisör ve bazı oyuncular bu tutumdan rahatsızdı. Bazen kendini rolüne fazla kaptırıyordu, kendisine kral gibi hürmet edilmesini istiyordu. Taksicilere “Kralım” diye kapıyı açtırıyor, çaycıyı her türlü evrak, fatura işleri için görevlendiriyordu. Gençler arkasından az mı gülüyorlardı bu haline? Olsun, kuyruğu dik tutmak lazımdı. Kraldı neticede. Gerçi kendisi de inanarak oynamıyordu. Metot oyunculuğu filan diyerek, işin artistliğini yapıyordu. Yeni tanıştığı insanlara tepeden bakıyor, kendisini tanımayanlara, “Bir zahmet tiyatroyla, sanatla ilgilenin” bakışını atıyordu.  Tıpkı rolleri gibi hayatındaki rolünde de kendisine bile söyleyemediği bir yalanın içindeydi. Bununla yüzleşemeye de hazır değildi.

Evliliğinde de işler iyi gitmiyordu. Angora Evleri’nde bahçeli, müstakil bir evde eşiyle yaşıyordu. Eşi Selma Nur, eski Yeşilçam oyuncusuydu. 1980’lerin sonunda, bir filmin galasında tanışmışlardı. Selma Nur, kendisinden hiç beklenmedik bir şekilde oyunculuğu bırakıp, Rıza’yla Ankara’ya taşınmıştı. Sinema dünyası bu karara çok şaşırmıştı. Koca Selma Nur, ev hanımı olmuştu. Rıza, bu karardan pek hoşnut değildi tabii. Her gün el ele, diz dize… İkisi de dev sanatçıydı. Böyle ev hanımlığı filan, otantik hayat, kısır, börek… Yakın sanatçı dostlar eve gelince, tuhaf oluyordu yani. Selma Nur’un bir dönem menajerliğini de yapan Saffet yok mu asıl, o şerefsiz Saffet? İşsiz,  güçsüz Saffet! Bazen “Ankara’da işim var,” diye geliyordu. Bir hafta yiyip, içip gidiyordu. Zaten onun gazlamasıyla dizi işine girmişti. İstanbul’dan rol kapabilmek için saçlarını siyaha boyamıştı. Ayakkabı boyası gibi olmuştu saçları. Rolü alamamıştı o yüzden Hain Saffet! Boğduracağım seni, kuleye kapattıracağım!

Çoluk, çocuk desen Allah’lık zaten. Büyük kız İstanbul’da Mimar Sinan’da Güzel Sanatlar’da. Sözde bitirecek okulu ama nerede?! Ufak desen, aklı bir karış havada. Lisede itlik çakallık peşinde. Ah ulan Rıza! Krallığını nasıl toparlayacaktı? Kendi de bilmiyordu. Belki de artık monarşiden vazgeçmek gerekiyordu.

Garson koca bir tepsiyle masaya geldi. Tabakları tek tek yerleştirdi. Rıza, havalı bir ses tonuyla “Sağol canım,” dedi. Acıkmıştı, şehvetli bir ısırık aldığı dürümün sosu, beyaz gömleğine sıçradı. Üzerine baktı. Kılıç darbesi almış gibi hisseti. Eliyle sosa, kanmışçasına dokundu. Hayatımın kısa özeti diye düşündü. Garson, krallığının hizmetkârı gibi kolonyalı mendille yetişti. Mendili aldı, gömleği silmeye çalıştı ama olmadı. Kralın yaraları ilk defa dışarıdan bu kadar net görünüyordu. “Çürümüş bir şey var Rıza Krallığı’nda.” Tam bu sırada bir çocuk gülerek cama yapışınca kral irkildi. Çocuk, eliyle onu işaret ediyor, kahkahalarla gülüyordu. Annesi kızarak oğlunu elinden sürükledi.

Çocuğun ardından kendi yalnızlığıyla baş başa kaldı. Kime ne yalan söylüyordu ki? Yıllardır görkemle inşa ettiği hayatı deniz kumundan yapılmış bir bina gibi pat diye çökmüştü işte. Çocuklar neyin yalan, neyin gerçek olduğunu iyi bilirlerdi. Onun sahteliğini anlamıştı. Dışarıdan komik görünüyordu. Tüm kişiliği, hayatı sahteydi işte. Hesabı istedi. Garson hesapla birlikte, pişkin bir gülümsemeyle, çörek otundan isminin yazılı olduğu bir pideyle yanına geldi. III. Rıza, mekanın ilk ünlü müşterisiydi, çalışanlar bu anı önemli ve kıymetli kılmak istemişlerdi. Fethettiği topraklardan krallığına gelen bir hediye gibiydi bu pide. Yani Rıza, o an öyle düşünmek istemişti en azından. Pidenin iki ucundan tuttu. Usta, garson, kobi ve işletme müdürü arkasına sıralandı. Hatıra fotoğrafı çekildi. Rıza çok ciddi, diğerleri çok güleçti. Rıza’nın fotoğrafı birkaç güne  duvara asılacaktı. Belki bir ay sonra yanına bir arabesk sanatçısının fotoğrafı da gelecekti.

Dışarı çıktı. Bir sigara yaktı. Kalabalığın meraklı bakışları  arasında yeniden tiyatroya döndü. Bilet gişesinin önünden geçerken, John Tavener’dan Funeral Canticle çalıyordu. Ağır adımlarla sahneye yürüdü. Her adımında müziğe parke sesi de eşlik ediyordu. Rejisör gömlek lekesini hemen fark ederek “Rıza abi, leke olmuş üstün,” dedi. III. Rıza lekeye baktı, rejisörle göz göze gelmeden cevapladı, “Bırak böyle kalsın. Bu sefer her şey gerçek olacak. Yalan yok.”


Mekanlar ve Hikayeler serisinin bir önceki hikayesi Şükran Yiğit’ten: Akün| Affet Bizi Tommy

Bir Cevap Yazın

Hafıza

Tarihi(mizi) Kaçırmak

Siz de kimi zaman yurt dışında gezerken, kimi zaman bir filmde veya fotoğrafta aniden karşınıza çıkan tarihi eserlerimizi görünce duraksayıp düşünenlerden misiniz? “Acaba bunun burada...

Kent

Benim Modelliğime Gerek Yok

Roma’daki Villa Borghese Parkı’nda yer alan Pietro Canonica Müzesi’ni gezen Türkler, gördükleri bazı heykel ve büstlerin karşısında şaşkınlıklarını gizleyemez. Sergilenen bu eserler arasında Taksim Cumhuriyet...