KentHafıza

Mekanlar ve Hikayeler XII | Cemil Plak: Bana Zehir Olan Plak*

Neresinden baksam garip bir yazdı. Önce, Günseli bir mağazada tezgâhtar olarak işe girmiş, annesi “Çalışsın da hayatı öğrensin,” demişti. Benim annem ise hayatla ilgilenmiyordu, Günseli gibi bir işe girme teşebbüsüme “Olmaz, okuyamazsın sonra,” deyip geçmişti. Sonra da Işık bir avukatlık bürosunda staja başlamıştı. Ben bu yeniliği iş durumumun tekrar ele alınması için bir fırsat olarak gördüysem de sonuç yine sıfırdı. İkisinin bir alâkası yoktu. İşte böylece hayattan ve hukuktan habersiz geçen, ama hiç geçmek bilmeyen uzun yaz günlerinin içinde tek başına buluvermiştim kendimi ve bir gün can havliyle alt kata inip Elçin’lerin zilini çalmıştım. Bana daha kapıda “Yürüyüşe çıkalım,” demişti. Nefret ediyordum yürüyüşten. Ama çaresiz “Olur,” demiştim. Olmazsa eve dönerim diyordum kendi kendime.

Elçin benden iki yaş büyüktü, üç senedir İstanbul’da yatılı okuyor ve bir süredir de uzun batik etekler giyip, büyük bir heybe taşıyordu. Değişmeyen şeyler de vardı tabii: Elçin eskiden beri dudakları kapalı güler, ne desem anlayışla yüzüme bakar, tane tane konuşur ve rüyada gibi hareket ederdi. Işık “Kız balerin diye eskiden beri kıskanırsın sen onu,“ diyordu. Evet, ben “kabiliyetim“ olmadığı için önce bale, sonra mandolin kursundan atılmıştım ama artık çok geride kalmıştı o günler. Mandolini parmaklarımın gücü yetmediğinden çalamadığım anlaşılmıştı önce. Çünkü notaları çok güzel okuyordum ben. Bale konusu ise tam olarak aydınlanamamıştı ama o meselenin de hastalandığım için kursa iki ders geç başladığımdan dolayı olduğunu tahmin etmişti annem. Işık acıyarak bakmıştı yüzüme. Dün akşam stajdan eve geldiğinde, elimde yeni aldığı “Kalpazanlar”ı görünce de öyle bakmıştı. “Niye anlamayacakmışım ki! Bu romandakiler de zaten benden iki-üç yaş büyük!“ deyince kapıyı kapatıp çıkmıştı. Görmüştüm ama kendi kendine güldüğünü. İnsanın kahramanları kendi yaşında olan romanları ne olursa olsun anlayabileceği düşünceme katılmıyordu Işık. Meselâ Genç Werther’i anlamak için insanın yirmi iki yaşına gelmesi yeterli olmasına yeterliydi de… Ama çok fena olmuştu o ikisinin de hukuk stajı yapmaları.

Elçin’le bir süre boş sokaklarda konuşmadan ilerledik. Boş balkonlar, durağanlık, sessizlik ve kuruyemişçinin radyosundan sokağa dökülen şarkı, sonunda kala kala Elçin’e muhtaç kalmamın acısını daha da derinleştiriyordu. Günseli’nin işinden, Işık’ın stajından bahsetmek istemiyordum. Şarkılardan da pek bahsetmiyordum Elçin’e, çünkü onlar klasik müzik dinliyorlardı, yazın duyardık hep. Ama ben de dün Mahler diye birisini duymuştum radyoda. “Odadan odaya dolaşıyorum, ağlıyorum yalnızlığıma,” demişti spiker. Belki tam böyle dememişti ama Elçin’e soracaktım. Elçin “Biz pek dinlemeyiz onu, ama anladım neyi kastettiğini,” diye cevap vermiş, sonra sıcaktan bunaldığını belli eden hafif bir iç çekişle heybesinden şapkasını çıkarıp takmıştı. O öyle yanımda yürürken kendimi Vahşi Batı’da, kasabaya yeni gelmiş öğretmenin yanında yürüyen bir kovboy gibi hissediyordum.

Gerçi Elçin’le beraber olmanın iyi bir yanı da vardı: Onun yanında kendimi hem yalnız hissetmez hem de aramızdaki sessizlikten rahatsız olmazdım. Ama bunun birbirimizi sevip sevmediğimizle bir ilgisi yoktu, çünkü Elçin beş yaşından beri hayatımdaydı. Yani o, benim önüne geçemediğim kaderim ve hiçbir ayrıntısını hatırlamadığım en uzun öğleden sonralarımdı. Eskiden sokakta tek başına atlar, ipine kimseyi sokmazdı. Ama “git“ diyerek yapmazdı bunu, ipine girmek istediğinde sadece sanki şalterini indirmişsin gibi birden durup senin gitmeni beklerdi. Aynı anlayışlı gözlerle bakardı o zamanlar da. Mat. Ama yıllar geçtikçe alışmıştım bunlara.

Yürüye yürüye Kuğulu’ya kadar gelmiştik. Ben artık, Elçin kuğulara baktıktan sonra eve döneriz diye düşünüyordum, ancak o “Kızılay’a kadar yürüyelim mi?“ diye sormuştu, biraz vitrinlere bakardık hem. “Olur,” dedim, nasılsa dünyadan umudumu kesmiştim. Ancak Soysal Pasajı’nı uzaktan görünce yine içim burkulmuştu. Çünkü arzumun erişilmez nesnesi oradaydı ve seksen beş liraydı.

Şarkıyı Işık’tan önce ben duymuştum radyoda ve Epitaf’ın** bir kız adı olduğunu iddia etmiştim ama sonra sözlüğe bakmış ve benim kabul etmek istemediğim bir açıklama görmüştük. Sonra Işık, “Cemil’e bakarım ben, varsa alırım plağını, sözleri de vardır arkasında,“ demişti. “Beraber gidelim ama, tamam mı?“ demiştim. “Bakarız duruma,“ demişti Işık. Bu bile bir ilerlemeydi, çünkü o günlerde Işık’ın kitap alma tekeli yavaş yavaş kırılmaya başlamıştı ama long-play alma tekelini hâlâ elinde tutuyordu. Bir gün okuldan dönerken hiç aklında yokken alıveriyordu meselâ ya da kot pantolon almaya çıkıp sonra elinde bir plakla dönüyordu. Ben daha hiç almamıştım long-play. Kızıyordum bu duruma ama için için bir minnettarlık da duyduğum için konuyu fazla uzatmıyordum. Yalnız Işık, Epitaf konusunda farklı davranmış, beni iki hafta önce kendiliğinden Cemil’e götürmüştü. Tabii, ben kendim de gidebiliyordum Cemil’e ama benim mali durumum Işık gibi değildi. Bakıp dönüyordum sadece.

O cumartesi günü içeri girmeden önce vitrini incelemiştik. Sonra ağır adımlarla içeri süzülmüş, yan yana durup, fısıltıyla konuşarak plaklara bakmıştık. Bana yabancı bir ülkeye gitmişim gibi geliyordu o kapıdan içeri girince, kendimi büyümüş de hissediyordum. Galiba Işık da bana öyle davranıyordu. Ben bir süre sonra “İstersen ben sorayım Epitaf var mı diye,” fısıldamıştım Işık’a. “Yok,” dedi Işık, “buluruz şimdi”. Bulmuştuk ama uzun sürmüştü, çünkü Epitaf’ın o korkunç yüzün olduğu kapağın içinde olduğuna hiç ihtimal vermemiştik. Ancak kapağı çevirdiğimizde arkasındaki etikette yazan sayı da en az o yüz kadar korkunçtu. Seksen beş liraydı plak. Diğer bütün plaklar kırk beş, hadi bilemedin altmış ama o seksen beş liraydı. “Hadi yürü,“ demişti Işık. Halbuki o torbayı ben taşıyacaktım, plağı koşa koşa gidip pikaba ben yerleştirecek, divanda Işık’la yan yana oturup sözleri takip ederken kapağı elimde ben tutacaktım. Ama az sonra bütün hayallerim suya düşmüş kös kös eve dönüyordum. Sonra iki kere daha gitmiştim Cemil’e. Birinci gidişimde sadece dışarıdan o yüze bakıp dönmüş, ikinci gidişimde ise dükkanın sol köşesine çekilip yere çömelmiş, kalbim güm güm atarken yanımda götürdüğüm deftere sözlerin ilk beş dizesini yazmış ama kızarlar diye korktuğum için hepsini bitiremeden çıkmıştım. Şimdi gitsek beş dize yazardım yine, hem Elçin yanımda olduğu için daha rahat olurdu, ama kalem kağıt yoktu ki yanımda.

“Kağıt kalem var mı yanında?“

“Ne yapacaksın?“

“Soysal’ın alt katındaki plakçıya gidelim mi? Bir şeye bakıcam da ben orada, yazıcam yani.”

“Defter var yanımda ama kalem yok…”

Şortumun ceplerini yokladım, postanenin önündeki kartpostalcılardan bir tükenmez kalem alabilecek kadar param vardı. Geri dönüp bir tane aldım, arka cebime soktum ve beni Soysal’ın kapısında bekleyen Elçin’e defteri şimdiden vermesini söyledim. Elçin eğilip heybesinin derinliklerinden yeşil kaplı bir defter çıkardı. “Hatıra Defteri” yazıyordu üzerinde. “Sen tersini çevirip yazarsın,“ dedi bana. Ben defteri önce avucumla kavradıysam da yürüyen merdivenlerden inerken sadece parmaklarımın ucuyla tutup ileri geri sallamamın daha doğal göründüğüne karar vermiştim. Elçin şapkasını çıkardı, kaşlarını kaldırıp önce elime sonra yüzüme baktı, “Evde bırakırsam annem okuyor,“ dedi, benim elim yavaşlayıp durdu, defteri tekrar avucumla kavrarken “Ne yazıyorsun meselâ hatıra diye?“ sorarken buldum kendimi. Elçin “Gerçekleşmesini istediklerimi,” diye cevap verirken ise Cemil’in kapısından içeri giriyorduk. Ben her zamanki gibi önce vitrine bakarak içerideki dünyaya ruhen hazırlanamadığım için ne Elçin’e dün romandan öğrendiğim gibi “Ne kadar enteresan bir düşünce!“ diyebilmiş ne de doğrudan sol taraftaki raflara yönelebilmiştim. Elçin ise girer girmez  “İyi günler“ demiş ve yanlış tarafa doğru yürümüş, sonra da dönüp “Ne yapacaktın sen?“ demişti bana. Ben fısıltıyla “Şurada,” diyerek Epitaf’a doğru çekmiştim kolundan.

Hatıra defterini tersten açıp, geçen sefer olduğu gibi yere çömelmiş, bir elimde plağı tutarak iki dize yazmıştım ki Elçin elinde bir plakla bana doğru geldi, diğer eliyle elimden plağı aldı, “Daha rahat yazarsın,” diyerek önüme doğru tuttu. Bana doğru hafifçe eğilmişti, o durumda bir dize daha yazmıştım ki… Birdenbire plağı önümden çekip heybesine koyuverdi. Diğer elinde ise hâlâ şapkasıyla birlikte tuttuğu plak vardı, kaşlarıyla bana kalkmamı işaret etti. Rüyada gibi kalktım ayağa. Defter hâlâ açık olarak elimdeydi. Elçin, elindeki plakla ilerledi, “Burasıydı galiba yeri,” diyerek onu rafa koydu ve defteri elimden alıp çıkışa doğru ilerledi. O kadar seri hareket ediyordu ki sanki gözümde bambaşka bir insan olmuştu.

“Bembeyaz oldun, korkma o kadar,“ dedi Elçin şapkasını takarken.

Konunun onun yaptığına hiç uğramadan doğrudan bana dönmesi anlaşılır gibi değildi ama karşı karşıya kaldığım meselenin karmaşıklığı nedeniyle hemen bir hak arayışına girme gücü hissetmiyordum kendimde. Hatta çok zor gelse de konu ne olursa olsun duruma parmaklarımın ucuna basa basa yaklaşmam, gerekirse hiç ışığı açmadan gerisin geriye yatağıma dönüp uyuyormuş gibi yapmam lazımdı.

“Korkmadım da heyecanlandım biraz.“ – sesim umduğumdan daha normal çıkmıştı –

“Hadi gel, Bravo Dolfin’den espadril alacaktım ben, sonra ağır ağır gideriz eve.”

“Olur,” dedim ve o an elimdeki kalemi fark ettim. Her şeyin başı, devamı, ispatı gibi duruyordu elimde. Alelacele şortumun arka cebine soktum ve bulvarın kalabalığına karıştık.

Bu kez aramızdaki sessizlik başka türlüydü. Sessizlikleri, en çok konuşamayanların duyduğunu keşfedecektim elbette zamanla, ama bu duygu o gün bana Genç Werther’in Acıları kadar uzaktı ve Elçin’in açtığı yoldan ilerledim:

“Sen hiç korkmadın mı peki?“

Elçin gözlerini kapayıp başını hafifçe yukarıya doğru kaldırıp indirdi. Bu umursamaz “hayır” gözümde onu iyice farklı bir insan yapmıştı. İstanbul’da mı öğrenmişti acaba böyle olmayı? Fakat caddede ilerledikçe başka konular da içimi kemirmeye başlamıştı. Meselâ artık Cemil bir daha getirmeyeceği için Epitaf’ı ilelebet kaçırmış olabilirdik. O zaman Işık parayı denkleştirse de Cemil’den elleri boş çıkabilirdi. Sonra eve gelip “Plak yok, satılmış,” dediğinde ben ne diyecektim? Ancak az sonra durum daha da kötüleşecek, bu kaygılarımın yerini yenileri alacaktı. Çünkü Elçin kasada, aldığı iki espadrilin parasını öderken ayrı ayrı iki torbaya koymalarını “rica etmiş” ve dükkandan çıkar çıkmaz da, birini boşaltıp, plağı içine koymuş ve bana uzatmıştı.

“Senin olsun bu!”

Olsun da ya evdeki “Kanun Namına” Işık ne olacaktı? Ya da “Ya Başına Bir Şey Gelseydi!” annem? Veya “Kızım, Nerden Çıktı Şimdi Bu?” babam? Günlerce bitmezdi bu iş. Annemin çantasından para alıp onunla aldım diyebilir, suçu hafifletebilirdim ama… Şimdi gidince hemen seksen beş lira var mıydı bakalım çantada?

Ama “olmasın” da diyemiyordum, çünkü ne Epitaf’ı tam gözden çıkarabiliyor ne de şanlı sokak geçmişimi elimin tersiyle itip “Evden istemezler, ben de bir emir kuluyum,” diyebiliyordum. Ve en kötüsü de perdenin arka tarafından bir türlü sahneye çekemediğim çarpışmaydı. Bir yandan konuşmaya çalışırken bir yandan da durup dinlenmeden neden kendisine sorulmadan böyle bir şeye dahil edildiğinin hesabını soran aklımın, bir şeyi çok istediği için başlarına bunların geldiğini söyleyen ruhumu hırpalamasını izliyordum.

Elçin, bu kez sadece anlayışlı gözlerle bakmıyordu yüzüme, anlamıştı. “Boş ver o zaman,” diyerek torbayı geri çekerken, ben yine o yüzüne kondurduğu dudakları kapalı gülümsemenin asla erişemeyeceğim bir ruhun kapıları olduğunu seziyordum. Yoldaki sessizliği göze alamayıp “Çok sıcak, şuradan bir taksiye binelim,” diyen Elçin’e “Detay’da” kaset doldurtacağımı söyleyip ayrıldım.

O akşam alt kattan çıkıp, açık balkon kapısından içeri yayılan Epitaf’ın melodisini duymasıyla birlikte radyoyu açmaya koşan Işık’ın arkasından acıyarak bakarken, daha baştan hayatla hukukun bir alâkası olmadığını söyleyen annemin belki de haklı olduğunu düşünecektim. Bir de kitaplıktaki “Suç ve Ceza”nın kahramanının kaç yaşında olduğunu.


*Bana Zehir Olan Şeker: A.Adnan Adıvar’ın yetmişli yıllarda Ortaokul Türkçe kitabında yer alan bir okuma parçası

**Epitaph: King Crimson’ın In the Court of the Crimson King albümünde yer alır (1969)

Kapak Görseli: Antoloji Ankara


Mekanlar ve Hikayeler XI | AOÇ: Aynştayn Kokoreç

Şükran Yiğit
1961’de İstanbul’da doğdu, Ankara’da büyüdü. ODTÜ Endüstri Mühendisliği Bölümü mezunu. Ankara, Mon Amour! (2003), Bir Akdeniz Kedisinin Hatıraları (2004), Çatıkatı Âşıkları (2008) ve Burası Radyo Şarampol (2020) adlı romanları İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Halen Frankfurt’ta yaşıyor

Bir Cevap Yazın

Kent

Türkiye’nin İlk İşgal Evi Don Kişot

İçinde insanın yaşamadığı evler yavaş süren bir ölümle lanetlenir. Bu açıdan boş evler sahiden de lanetlidir. İçinde insan yaşayan evlerse, her ne kadar her zaman...

en acılı ankara deplasmanı1 Kent

En Acılı Ankara Deplasmanı

2019 Mart’ının ilk günü. Ben o zamanlar sıradan bir üniversite öğrencisi gibi yaklaşan vize haftamı düşünmekle meşguldüm. Ailemin gönderdiği harçlıktan artırdıklarımla kendime Trabzonspor’un oynayacağı deplasmanlara...