KentHafıza

Mekanlar ve Hikayeler XIII | Akün: Affet Bizi Tommy

Annemin “Bu ne uykusu böyle?” diyen sesini duydukça başımı yastığa daha çok gömüyor ve doluyla başlayıp, yağmurla devam eden bir güne hiç uyanmak istemiyordum. Mutsuzluğum genel olarak varoluşsaldı, sorun değildi yani. Bu teşhisi Tezat koymuştu, tedavinin gereksizliği ise sadece benim görüşümdü. Zaten tamamen hemfikir olduğumuz çok az konu vardı. Mesela Tezat’ın adı bu ender konulardan biriydi. Teoman Ziya Ataman olacak iş değildi çünkü. Belki ileride ünlü bir şair olduğunda Teoman Ziya A. adını kullanabilirdi ama şimdilik Tezat iyiydi, çünkü ben ona normalinde Tezat, kızdığımda Tezka, acıdığımda ise Tezuşa diyordum ve bu onun kendisini bir Rus roman karakteri gibi hissetmesini kolaylaştırıyordu. Bunların dışında statik, mukavemet gibi konularla geçiyordu günlerimiz. Fena da değildik okulda ama aşk meşk işleri… Bana kalırsa asıl buydu varoluşsal problem.

Annemin “Geç çocuğum, geç!” diyen sesiyle odanın kapısının açılması bir olmuştu. Yorganı hafifçe araladım. Tezat karşımdaydı ve “Kalk oğlum kalk, ne uykusu bu?” diye gürlüyordu. Yorganı tekrar başıma çekmiştim çekmesine de Tezat bu sefer de yatağın ucuna oturmuş ve tekrar konuşmaya başlamıştı. Gerçi biraz daha alçak bir sesle konuşuyordu ama sesindeki suçluluk duygusu arzuladığım yoğunlukta değildi:
“Bugün öğlen gelecektim nasılsa, yollar da bomboştu şimdi, iyi oldu erkenden geldiğim.”
Yorganın altından seslendim:
“Öğlen gelsen hiç olmazsa beni daha insani bir saatte uyandırmış olurdun ama!”
“Seni anca razı ederim diye düşündüm. Sinemaya gidelim diye geldim ben erkenden.”
Yorganın ucunu hafifçe aralayıp, Tezat’a baktım:
“Olmaz! Eğer tahmin ettiğim şeyse hayatta olmaz!”

Tommy oynuyordu sekiz haftadır Akün’de. Çok merak ediyorduk filmi ama gitmemeye yemin etmiştik, çünkü “sürünün bir parçası” olmak istemiyorduk biz. Sekiz haftadır bu yüzden işkence çekiyor ama sinemanın önünden her geçişimizde birbirimizi doldurup, herkesten ne kadar farklı olduğumuzu birbirimize hatırlatarak acımızı biraz olsun dindiriyorduk.

Susuyordu tabii Tezat ve hafifçe araladığım yorganın ucu hala elimde bir cevap bekliyordum. Tezat yatağın ucundan bana doğru biraz daha yaklaştı:
“Hani şu mimarlıktaki kız var ya…”
“Boyunsuz canavar mı?”
“Öyle deme ya kız biraz ufak tefek diye. Minyon işte!”
“Eeee?”
“Dün senden sonra kütüphaneye gittim ya ben, ordan çıkarken, bu kapıda arkadaşına, bir buçukta sinemanın önünde o zaman, dedi ve sanki o an göz göze geldik.”
“Akün dedi mi kız?”
“Hayır ama ben öyle tahmin ettim.”
“Nasıl ettin Allahaşkına?”
“Ne bileyim, öyle geldi.”

Doğruydu aslında, o kızda Akün tipi vardı. Modern, havalı, kendinden emin. Ama Tezat’ı düşününce insanın aklına Kızılırmak’tan başka bir şey gelmiyordu; yani içinde ne filmler oynadığını bilmesen önünden geçip giderdin. Benim üstüme ise olsa olsa ailece gidilen Dedeman’ın kokusu sinmişti. O yüzden bu tezlerimi kendime saklayıp devam ettim:
“Olmaz o kız, gelmez sana!”
“Neden olmuyormuş?”
“Bir kere o kız Liverpool, sen? Sen ne bileyim… Bir Gençlerbirliği’sin işte!”
“Offf… Karşılaştırmaya bak!”
“Şu karşılaştırmadaki inceliği anlamıyorsun değil mi?”

Allahım ben sana ne yaptım da koca inşaat bölümünün futboldan anlamayan tek adamını bana arkadaş diye yolladın?
Yorganı hızla üstümden atıp yatağa oturdum:
“Sana şöyle anlatayım Tezuşa! Kız bir Jan-Sol Partre ve sen bir Jan Valjan’sın.”
“Jan Valjan roman kahramanı bir kere!”
“İyi işte, yok hükmünde yani!”
Ama Tezat sözlerime aldırmayıp üstüme başıma bakarak gülmeye başlamıştı:
“Ne lan bu halin? Nerden buldun bu pijamayı?”
İkimiz de gülüyorduk halime.
“Annemin, benimki kurumamış!” diyerek kalktım, üstümü değiştirdim.

***

Sinemaya vardığımızda bilet kuyruğu dışarı taşmış, sinemanın önündeki merdivenlerin dibine kadar gelmişti. Tezat derhal içeriyi kolaçan etmek için yanımdan ayrıldı. Onun hemen ardından olanlar ise herkesin herkesle eninde sonunda karşılaştığı Ankara’nın malum durumunu bile aşıyordu. Evet, boyunsuz canavar geliyordu sinemaya doğru, Tezat kaybolmuştu gözden ve kız tek başına gelip, arkamda kuyruğa girmişti. Önce hemen önüme dönüp, kafamı kuyruktan sağa sola çıkarıp Tezat’ı aramıştım gözlerimle. Yoktu. Sonra, bu kız, arkadaşını önlerde aramadan niye doğrudan kuyruğa girdi, yoksa şimdi içeride Tezat’la karşılaşacaktı, belki akşam telefonlaştılar, kuyrukta buluşacaklar, ama yine de, diye başlayan, sonra, ya kız Tezat gelmeden kayboluverirse, diye devam edip, bu durumda Tezat’ın bana hayatta inanmayacağı sonucuna varan hipotetik endişelerimi az çok bertaraf edebilip de nihayet olabilecek en iyi durumda olduğumuzu kavrayabildiğimde gayri ihtiyari arkama döndüm. Kız hala yerindeydi, yalnız bir basamak aşağıda durduğu için iyice küçülmüştü. İşte o an zihnimde gerçekleşen kısa devrenin, “disiplinler arası tabiatı” nedeniyle kapıldığım konuştukça batma girdabına “İsterseniz, siz böyle geçin,” diyerek giriş yaparken buldum kendimi.
“Yo, yo, gerek yok gerçekten…”
Sesi hiç beklemediğim kadar tok ve doğaldı.
“ODTÜ’densiniz değil mi?” diyerek bir basamak aşağıya, kızın yanına indim.
O da “Evet, mimarlık. Siz hangi bölümdesiniz?” diyerek bir basamak çıkıp bana döndü.
“İnşaat,” dedim ve hemen ekledim:
“Sanki birlikte bir ders mi almıştık? Üçlü amfide olabilir.”
Kuyruk ilerliyordu, bir basamak çıktı, döndü:
“Hiç hatırlamıyorum inşaatla beraber bir ders aldığımızı.”
Yukarıya üç basamak kalmıştı, durumu Tezat gelinceye kadar koruma isteğiyle atıldım:
“Olsa iyi olurdu ama değil mi? Ne de olsa biz sizin çocuğunuz sayılırız, yani inşaat … mimm…arlık…açısından…tarihsel olarak…”

Kısa ve soğuk bir sessizlik oldu, Allahtan o sırada kuyruk ilerledi ama Tezat “Sen haklı çıktın galiba, yok,” diyerek yanımda bitiverdiği anda boyunsuz canavar da dönüp az önce söylediklerime “İlginç,” diye cevap verince… Tezat’la burun buruna geldiler.

Ben Tezat’ı neresinden dürtsem de kendine gelse diye düşünürken kız Tezat’a soğuk soğuk bakıp “Merhaba,” demişti. Ayağına vurdum. Tezat kıza, sonradan “selam” olduğunu iddia edeceği anlaşılmaz bir şey söyledi, ama ben “Bu arada ben Ferhat,” demeyi başardım, tam “Bu da…” derken kız “Ben de Gülin,” dedi ve düzlüğe çıktık. Kız gene küçülmüş ve o önde biz arkada kapıdan geçip fuayenin uğultusuna girmiştik. Tabii Tezat için Tezat mı olur, Teoman mı olur, ne diyecekse deyip medeni bir insan gibi kendini tanıtma vakti de geçmişti. Artık kız önde, biz arkada konuşmadan ilerliyor, Tezat bana işaret diliyle durmadan “ben, sen, o” gibi hareketler yapıp, dudaklarıyla “gişe gişe, bilet, bilet” diyordu, anlaşılan benden gişeye geldiğimizde kızın başının üstünden gişeciyle anlaşmamı bekliyordu. Ben yine işaret diliyle ona aklını yitirdiğini ve bu konuyu kızla konuşmamızın daha münasip olduğunu anlatmaya çalışırken bir kız ve bir oğlan soluk soluğa önümüzde bittiler. Gelen kız önce boyunsuz canavarla öpüştü, “Çok geciktik Burhan’ı beklerken,” dedi, sonra Burhan’la boyunsuz canavar memnun olup, el sıkıştılar ve artık gişenin önündeydiler.

İçeri girip, kendimizi bitkin bir şekilde koltuklara bıraktığımızda artık tek tesellimiz gişede yan yana üç kişilik yerin bulunamamış olmasıydı. Bir de… Bir de gişedeki kız vardı tabii…

“Bir an göz göze geldik,” dedim. Tezat başını çevirmeden “Aynı Mustafa’ya benziyor o kız bir kere, ama sen Mişel dersin artık,” diye cevap verdi. Kantinde, “Benim adım Mustafa değil, Mişel, Mişel,” diye bağıran Mustafa’nın yüzü belirdi gözlerimin önümde. Tezat haklı olabilirdi ama bu benim ertesi cumartesi saat dokuzda Cebeci-Dörtyol dolmuşuna binmemi engelleyemeyecekti. İçimden “sinemada bilet satar, sanki kendi izler gibi” diye diye Tezat’ı erkenden uyandırıp Tommy’i dördüncü defa izlemeye razı etmeye gidiyordum.


(*) “Boyunsuz canavarlar” ifadesi Tennessee Williams’ın Kızgın Damdaki Kedi adlı oyununda/filminde Margaret tarafından çocuklar için kullanılır. Film o yıllarda televizyonda gösterilmişti.
(**) Jean-Sol Partre: Boris Vian’ın ölümsüz eseri Günlerin Köpüğü’nde Chick’in hayran olduğu yazar.
(***) Jean Valjean: Victor Hugo’nun Sefiller adlı romanının ekmek çaldığı için hapis cezasına çarptırılan kahramanı.

Kapak Görseli: Twitter

Mekanlar ve Hikayeler serisinin bir önceki hikayesi: “Cemil Plak: Bana Zehir Olan Plak”

Şükran Yiğit
1961’de İstanbul’da doğdu, Ankara’da büyüdü. ODTÜ Endüstri Mühendisliği Bölümü mezunu. Ankara, Mon Amour! (2003), Bir Akdeniz Kedisinin Hatıraları (2004), Çatıkatı Âşıkları (2008) ve Burası Radyo Şarampol (2020) adlı romanları İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Halen Frankfurt’ta yaşıyor

Bir Cevap Yazın

Kent

Türkiye’nin İlk İşgal Evi Don Kişot

İçinde insanın yaşamadığı evler yavaş süren bir ölümle lanetlenir. Bu açıdan boş evler sahiden de lanetlidir. İçinde insan yaşayan evlerse, her ne kadar her zaman...

en acılı ankara deplasmanı1 Kent

En Acılı Ankara Deplasmanı

2019 Mart’ının ilk günü. Ben o zamanlar sıradan bir üniversite öğrencisi gibi yaklaşan vize haftamı düşünmekle meşguldüm. Ailemin gönderdiği harçlıktan artırdıklarımla kendime Trabzonspor’un oynayacağı deplasmanlara...


Hemhüm Mescidi (Cami) Kent

Ankara’da An’ı Yakalamak

“Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüş yolunu sevdim.” Yahya Kemal Beyatlı Her Ankaralının ömründe en az bir kez maruz kaldığı bir sorudur: “Ankara’da deniz yok, nasıl...