KentHafıza

Mekanlar ve Hikayeler VII | Saklıkent: İki Yol

Eylül, “Erken geldik, bak gördün mü?” dedi memnuniyetsiz bir şekilde. Cem yanıt vermedi, sessiz kaldı. Ne yanıt verse Eylül’ün siniri geçmeyecekti. Zaten Eylül haklıydı, erken gelmişlerdi. Ama Cem her yere erken gitme konusunda takıntılıydı. Evden ucu ucuna çıksa, tüm toplu taşımayı, taksileri kaçıracak gibi hisseder, insanları bekletmekten hiç hoşlanmazdı. Gideceği yere azıcık bile geç kalsa, tüm dünyanın karşısına dikilerek koro halinde “Geç kaldın!” diye tepki göstereceğini düşünürdü. Eylül ise tam tersiydi, zamanı gevşek bırakmayı tercih ederdi. Panik olmaya hiç gerek yoktu, Edip Cansever’in “Her şeye yetişilir, Hiçbir yere geç kalınmaz” dizelerini benimsemişti zaten. Bu yüzden sıklıkla tartışırlardı.  Cem, Eylül’ün rahatlığından, Eylül ise Cem’in lüzumsuz telaşından hoşlanmazdı, ama her birbirini seven çift gibi, kendilerine ve kusurlarına tahammül etmeyi zamanla öğrenmişlerdi.

Konser öncesinde de konsere ne zaman gidileceğine dair bir tartışma çıkmıştı.  Cem, Saklıkent’e erkenden gidip konseri önlerden takip etmek istiyordu. Eylül ise kalabalığın içerisine sıkışmak, kapıların açılmasını saatlerce beklemek istemiyordu. Geçen sefer yine Saklıkent’te izledikleri Wishbourne Ash konserini zaman konusunda anlaşamadıkları için arkalardan izlemişlerdi. Cem, hayranı olduğu grup üyelerini net olarak görememiş, sürekli fotoğraf çeken bir adama ve önlerinde dikilip konser boyunca öpüşerek dikkatini dağıtan çifte kızmış, tüm bu olanlardan Eylül’ü sorumlu tutmuştu. Eylül sorumluluğu üzerine almamıştı haliyle, konser boyunca müziğin tadını çıkarmıştı. Gerçi ikisi müzik konusunda da hiçbir zaman tam bir mutabakat sağlayamamıştı. Eylül; Radiohead, U2 gibi alternatif rock gruplarını dinlemeyi severdi. Cem’in ise müzik zevki tıpkı zihni gibi karmakarışıktı. MP3 çaları Metallica, Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur, Müslüm Gürses (Aşk Tesadüfleri Sever albümünü ayrı severdi), Led Zeppelin parçalarıyla doluydu. Ona göre, bunlar bir zıtlığı değil bütünlüğü temsil ediyordu. Özellikle, Erkan Oğur’un Mor Dağlar’ı ve Led Zeppelin’in Stairway to Heaven’ının tuhaf bir benzerliği vardı.

Aralarındaki bu müzikal uyumsuzluk yüzünden yine Saklıkent’te gerçekleşen White Lion konserine gidememişlerdi. Eylül “Botokslu rockçı mı olur?” diye dalga geçmiş, grubun müziğini demode bulmuştu. Cem de Radiohead’i dünyanın en sıkıcı ve en bayat müziğini yapan grubu olarak tanımlamış, sonra konu başka yerlere de sıçrayarak sert bir tartışmaya dönmüştü. Hep böyle olurdu, geçmişte kalan hesaplar, en basit olayda görülürdü. Gerçi bu uyumsuzluk onlar için bir denge unsuru oluyordu. Birbirlerini anlamayı ve bu şekilde sevmeyi öğretmişti. Ortaçgil ikisinin ortak yanıydı. Her Ortaçgil konserinde, sıradaki çalan parçayı bilme oyunu oynarlardı. Eylül, ilk melodiden parçayı bilmeye çalışır, Cem ise şarkı sözleri üzerinden hafızasını harekete geçirirdi.

Cem sessizliğini bir süre daha devam ettirdikten sonra kafasını kaldırıp Saklıkent’teki Bülent Ortaçgil konseri için gelen kuyruğa hızlıca göz gezdirdi. Kuyruk giderek Akay Caddesi yokuşuna doğru iniyordu. Eylül ve Cem’in tam arkasında özellikle Cem’in sinir olduğu çiftlerden biri vardı. Adam sürekli konuşuyor, kız dinliyor, Ortaçgil hakkında yalan yanlış bilgiler söylüyordu. “Geçen sene Chick Corea’yla beraber çalmıştı, ona gitmiştim, muazzam konserdi”, “Ulan bu kadar da atılmaz ki! Ortaçgil, ne zaman Chick Corea ile çaldı sığır!”,  “Romanım çıkmak üzere, para için komşusunu öldürüp, vicdan azabı çeken bir karakteri anlatacağım”, “Al, işte bunu da Dostoyevski’den çalmış”,  “Bırak, dinleme sen de,” dedi Eylül, cümle yeminini bozarak. “Yahu, adam bildiğin yalan söylüyor, nasıl söylenmeyeyim? Gerçi kız yalan şelalesine inanmamış gibi görünüyor, baksana. Adam sıktıkça, mesajlarına bakıyor,” dedi Cem ve sonra da gülerek ekledi “Eylül, çaktırmadan bak Allah aşkına, adam BBG Eray’a benzemiyor mu? Yahu, bunlar nasıl tanışmışlar?” Eylül çaktırmadan arkasına dönüp geveze çifte baktı, hızla önüne geri dönüp BBG Eray’a gülmeye başladı. Bu gülüş, gerilimin de sona ermesi anlamına geliyordu aynı zamanda.

Saklıkent’in kapalı duvarlarının arasından davul sesleri gelmeye başlamıştı. Belli ki grup konser öncesi son hazırlıklarını yapıyordu. Taksiler, arabalar tek sıra halinde, farları kuyrukta bekleyenlerin yüzünde bir yanıp, bir sönerek Akay yokuşundan aşağıya iniyorlardı. Sıradaki bazı “konser alanında içmeyelim pahalı olur, dışarıda içelim öyle girelimcilerin” sarhoşluktan midesi bulanmaya başlayıp, kuyruktan çıkıyorlardı. Cem, Eylül’ün az önceki gülüşünden cesaret alarak “Bütün Sokaklarım’ı çalar mı dersin?” diye sordu. “Bilmem”. “Çalmazsa istek yaparız,” dedi Cem.  Eylül gülümsedi, onun da siniri geçmişti. Cem’in elinden tuttu. Bu sırada Saklıkent’in kapıları açıldı, kuyruk belirli bir ritim içerisinde konser salonuna girmeye başladı. Bir süre sonra sıra Cem ve Eylül’e geldi. Kapıdaki görevli biletleri kesti, içeri girdiler. Konser öncesi mekanda Bon Jovi, Def Leppard çalıyordu. Sahnenin tam ortasında yer alan Saklıkent yazısına yakın bir yerde durdular. Cem hemen iki bira aldı, Eylül’ün yanına geldi, onu yanağından öptü. Şimdi tüm gerilim kaybolmuştu. Uzun süredir birliktelerdi. Bir bakışla çözerlerdi birbirlerini.

Müzik birden kesildi, sahne aydınlatıldı. Ortaçgil ve orkestrası ağır adımlarla sahneye çıktı. Herkes enstrümanının başına geçti. Ortaçgil ciddiyetle karışık bir gülümsemeyle izleyiciyi selamladı.. Gitarı eline alır almaz kalabalıktan Sensiz Olmaz isteği geldi. “Tamam, çalacağız onu ama önce şu klasik Ortaçgil parçalarını bitirelim,” diye yanıtladı Ortaçgil. Sonra da gitarın tellerine dokunarak Olmalı mı Olmamalı mı’ya başladı. Kalabalık, koro halinde parçaya eşlik etti. Bu sırada Cem’in birası şiddetli bir şekilde sarsıldı, biranın bir kısmı bardaktan taştı. Cem sinirlendi, kafasını kaldırıp etrafına bakındı, birasını dökenler konser öncesi arkalarına dikilen BBG Eray ve sevgilisiydi. Belli ki kalabalığın dalgasına kapılarak Eylül ve Cem’in önlerine kadar savrulmuşlardı. Eylül gülerek “Geldi seninkiler,” dedi Cem’e, o da “Yandık,” diye cevapladı aynı şekilde gülümseyerek. Konser tüm hızıyla devam ediyor, arada Ortaçgil, kendisine gelen saçma isteklere ve yüksek sesle konuşulmasına kızıyordu. Cem ve Eylül, her Ortaçgil konserinde olduğu gibi parça bilme oyununa başlamışlardı: “Deniz Kokusu”, “Girişinden tanıdım Dalyan bu”, “Hayır, hayır Gece Yalanları”. Eylül ve Cem, parçaları girişinden tanıyıp, tüm sözlere eşlik edebiliyorlardı. Böyle durumlarda kalabalık, Ortaçgil’i bırakıp şaşkınlıkla onları izliyordu. Ya da az bilinen Ortaçgil parçalarının iki kişilik korosu oluyorlardı. Onların oyununa kulak misafiri olan BBG Eray da, onlardan duyduklarını sevgilisine söylüyordu. Bu durumu fark eden Cem, BBG Eray’a giderek kurulmaya başlamıştı. Onu sakinleştiren yine Eylül olmuştu. “Boş ver sen onları canım, hadi Bütün Sokaklarım’ı isteyelim,” dedi. Cem başıyla onayladı ve son ses “Bütün Sokaklarım!”  diye bağırdı. Bu istek kalabalığı yararak, Ortaçgil’e kadar ulaştı. Ortaçgil, istekten memnun bir şekilde “Bütün Sokaklarım! Çalarız tabi,” dedi. Eylül ve Cem, bundan çok memnun oldu. Gülümseyerek parçaya konsantre oldular. “Bana hep kendin gibi göründün, hiç oynamadık sanki, zamanı delmiş, kişilere soyunmuşuz, bu bir dans değil mi? Bütün sokaklarım sana doğru…”

Yavaş yavaş konserin sonuna geliniyordu. Ortaçgil, Bu Su Hiç Durmaz’a geçmişti. Alkolün etkisi kendisini gösteriyordu. İkisi de birden durgunlaşmıştı. Aslında Eylül’ün siniri, konsere erken gelmekten kaynaklanmıyordu sadece. İkisi de bu sene üniversiteyi bitiriyorlardı. Yol ayrımı ihtimali artmıştı, geleceğe dair kalıcı planlar yapılması lazımdı. Eylül, Cem’in haberi olmadan Berlin’deki bir okula yüksek lisans için başvurmuştu. İlk görüşme olumlu geçmişti. Okuldan kabul alırsa, bunu Cem’e nasıl söyleyecekti?  Hem, daha geçen hafta birlikte tatil ve gelecek planları yapmışlardı. Eylül, burada kalırsa mutlu olmayacağını biliyordu. İstediği işi yapmayı ama yanında Cem’in de olmasını istiyordu, onu çok seviyordu. Cem de yolun kalan kısmını Eylül’le yürümek istiyordu; ama onun da geleceğe dair kafası karışıktı. Nerede, ne yapmak istediğine Cem de karar verememişti. Radyo, Televizyon ve Sinema mezunu olacaktı, bildiğimiz anlamda mesleği yoktu. Ankara’da imkanlar belliydi. İstanbul koca bir ülkeydi. Yurt dışı bilinmez bir muammaydı. Kalırsa mutlu olur muydu? Böyle durumlarda kimliksizleşiyor, özgüveni yok oluyordu. Onun tek emin olduğu şey Eylül’ü çok sevdiğiydi. Eylül de bazı hikayelerin kaderinde yol ayrımının olduğunu biliyordu, hayatın kendi gerçekliğiyle, biriyle paylaşılan güzel zaman arasındaki uyumsuzluğu da. Her şey aynı anda istenilen şekilde gerçekleşmiyordu. Cem de bir süredir bunu seziyordu, en çok da Ankara’da kalanların hep bekleyen tarafta olduğunu. Eylül’ün elini tutup onun siyah saçlarının ardından parıldayan ela gözlerine baktı. Eylül de Cem’e kısa ve anlamlı bir bakış attı. İkisi de hiç konuşmadan parçayı dinlediler. Bu sırada Ortaçgil devam ediyordu: “Sen hep kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum, önümüzde barajlar var, bu su hiç durmaz.”

 


Mekanlar ve Hikayeler VI | Kutsal Plak 

Bir Cevap Yazın




eski ankara sinemaları renkli sinema Kent

Zamana Yenik Düşen Ankara Sinemaları II: Kızılay

Ankaralıların Sinema Tutkusu Artıyor Cumhuriyetin ilk yıllarında başkente yakışır bir kent planlamasının oluşturulması düşünüldü. Şehir, bu konu ile ilgili düzenlenen yarışmayı kazanan Prof. Dr. Hermann...