KentHafıza

Mekanlar ve Hikayeler V | Ekibi Yeniden Topluyoruz: Kavaklıdere Sineması

İsmim Celal Bilge, Yeşilçam’da uzun yıllar hem senarist olarak hem de yönetmen olarak birçok film yaptım. Mesleğe 1950’li yılların başında, o zamanın meşhur yönetmeni Atilla Kaplan’ın yanında asistan olarak başladım. Kısa sürede Atilla Kaplan’ın yanından ayrılıp kendi filmlerimi çekmeye başladım. Yeni evlenmiştim, bizim de para kazanma ihtiyacımız  var, tür ayrımı yapmadan aşk, dram, avantür ne teklif gelirse çekiyordum. O yıllar bir de Yeşilçam’ın hızlı dönemleri, senede 100’e yakın film çekiliyor. Hızlı iş bitiriciliğim -hep gururla söylerim ki bir günde bile film çekmişliğim vardır- ve maliyetleri ucuza kapatmam sebebiyle kısa sürede Yeşilçam’ın aranan yönetmenleri arasında oldum. Konu bulmakta sorun yaşamıyoruz; telif sıkıntısı da yok, istediğimiz müziği kullanıyoruz, istediğimiz romanı uyarlıyoruz. Bazen gidiyorum bir sinemaya, bakıyorum neler var, izliyorum; akşama hikâyeyi bize uyarlıyorum, tak! Senaryo hazır. Benim hatırlamadığım ama görüntü yönetmeni dostum Suavi’nin iddiasına göre 126’ya yakın filmim var. En çok fantastik türde filmler yaptım, geri kalanlar ise melodram türündeydi. Hepsine olmasa bile fantastik-bilim kurgu türünde yaptığım filmlerime ayrı hayranlık ve gururla bakıyorum. Kostümü şusu busu, az mı uğraş verdik tüm imkânsızlıklar içinde o filmleri çekebilmek için.

Bu filmlerin tamamında Yeşilçam’ın jönlerinden Ergin Ateşliyürek oynamıştı. Ergin Abi’yle çok iş yaptık. Kostüme avantür türünde yaptığımız filmler bir dönem Anadolu’yu kasıp kavurmuştu. Özellikle Adana seyircisi müptelasıydı bu filmlerin. Adana’nın salon işletmecileri, sıklıkla bizim yazıhaneyi arar; vurdulu, kırdılı film isterlerdi. Zaman içinde Ergin Abi’yle ortaklığımız da dostluğumuz da genişledi. Derken, 80 darbesi oldu. Sonra televizyon çıktı, video popülerleşti, seks filmleri salonlara hâkim oldu. Yeşilçam bitti; sektör dibe vurdu. Yeşilçam Sokağı ıssızlaştı. Bir anda işsiz kaldık. Filmcilikten erken emekli olduk anlayacağınız. Hâlbuki masamda çekilmemiş ne hikâyeler vardı. Dünyayı kurtaran bir ninjanın hikâyesini anlatacağım filmin senaryosunu yeni bitirmiştim. O filmi çekebilseydim Star Wars filan hikaye olurdu, o kadar söyleyeyim. Yine Ergin Abi oynayacaktı, kısmet olmadı. Birçok arkadaşım ekmek parası için seks filmleri furyasına katıldı. Ben uzak durdum. Olmazdı, yakışmazdı yani. Tamam, o güne kadar hangi tür varsa çektik de, seks filmleri kırmızıçizgimdi. “Avantürün unutulmaz yönetmeni Celal” seks filmlerine düşmüş dedirtemezdim kendime.

Neyse, 1990’lı yılların başında bu işlerden tamamen uzak kalmayı düşünürken, TRT’de çalışan eski dostum Avni, beni Ankara’ya çağırdı. TRT’ye dışarıdan belgesel filmleri  hazırlayacaklarmış, filmlerin çekimi için işi bilen tecrübeli bir yönetmen arıyorlarmış.  Avni’nin aklına ben gelmişim. Film projeleri hiç ağır değilmiş, Türkiye’nin farklı illerine gidip oraların kültürünü, doğasını çekecekmişim. Eşim Munise’yle bir süre istişare yaptık. Yeşilçam’ın tanınan bir rejisörüyüm. Bir dolu film yapmışım, şimdi böyle belgesel işi… Olurdu, olmazdı derken, emekli maaşıyla geçinmek de zor… Tamam, dedim, varım bu işe. Zaten evde oturmaya henüz hazır değildim. Topladık bavulumuzu; doğup, büyüdüğüm İstanbul’a veda edip, Ankara’ya taşındık. İlk başlarda zorlandık. Kimseyi tanımıyorduk ama zamanla alıştık. Rahat bir şehirdi. Hoşdere’de ev tuttuk. Belgesel işi olmadığı zamanlarda Kuğulu Park’ta oturuyorduk. Etrafta yürüyüşlere çıkıyorduk. Sinemadan uzak kalmıştım ama film izlemekten de asla vazgeçmemiştim. Özellikle  Metropol ve Kavaklıdere Sinemaları’nı çok seviyordum. Yol üstünde amaçsızca gezerken, afişlerine baktığım filmlerden hoşuma gidenleri seçip izliyordum. Yeşilçam bitmiş, yerli sinema sıfırı neredeyse tüketmişti. Hollywood filmleri salonları doldurmuştu. Yeni Hollywood filmlerinden de hiç anlamıyordum. Bir arada robotlu bir film vizyona girmişti. Metropol Sineması’nın önünden, caddenin sonuna kadar kuyruk olmuştu. Sinema çok değişmişti artık. Her şeye rağmen aklım hep yeniden setlere dönmekteydi. Evdeki telefonun çalmasını, arayanın İstanbul’daki Tanerler Film’den Kazım Taka’nın aramasını “Celal abi, harika bir senaryo ulaştı elime. Mutlaka senin çekmen lazım” demesini çok bekledim ama o telefon hiç çalmadı. Yeşilçam öyle bir yerdi, bir kez uzaklaşın, sizi hatırlayan olmazdı artık. Hâlbuki ne çok emek vermiştim Yeşilçam’a! En çok da buna hayıflanıyordum.

Ankara’da iki yılı devirmiştik. Keyfimiz orta halliydi, buradaki sakinlik iyi gelmişti, sıkıntımız yoktu yani. Yakın zamanda Beypazarı Evleri çekimini yeni tamamlamıştım. Evin her tarafında belediyenin çekimlerden sonra hediye ettiği poşet poşet Beypazarı kurusu vardı. Hey gidi efsane rejisör Celal bu da gelmişti başına; artık sana filmlerin için ödül değil Beypazarı kurusu veriyorlar! Çekimler fena gitmemişti ama yorucu olmuştu. Ev sahipleriyle bazı sorunlar çıkmıştı. “Çeşmeye dokunmayın”, “O kilim dedeme Osman Paşa’dan kaldı” diyerek işimize sık sık engel olmuşlardı. Neyse, bir orta yol bulup, işimizi bitirip Ankara’ya dönmüştük.  Munise bana yol yorgunu olduğum için çok sevdiğim mercimek çorbasını yapmıştı. Sevgili karımın yaptığı harika mercimek çorbasını yudumlarken, telefonum ısrarla ve kesinlikle bu telefonu açmalısın şeklinde çalmaya başladı. Yoksa İstanbul’dan beklediğim telefon sonunda gelmiş miydi? Heyecanla açtım. Arayan Ergin Abi’ydi: “Celalciğim, nasılsın? Biz Suavi ile Ankara’ya geldik. Hem seni görelim, hem de kafamızda bir film projesi var. Onu anlatmak için sinemada sana bir film göstermek istiyoruz. Bir de sen bak bakalım, buraya uyarlayabilir miyiz? Bugün müsaitsen filmi izlemeye gidelim. Eski günlerdeki gibi”. Bir taraftan duvarda asılı olan en sevdiğim filmlerden Ergin Abi’nin başrolde oynadığı Kara Bela Dönüyor afişinin üzerindeki yansımama bakıyordum diğer taraftan da Ergin Abi’nin son cümlesi kulağımda yankılanıyordu: “Eski Günlerdeki gibi”. Gerçi, Ergin Abi’nin telefondaki uzun tiradına şaşırmıştım. Ezberi kötüdür, film çekimlerinde bile ona kısa cümleler kurdururdum. Bu teklife hemen tamam dedim. Merkezi ve nezih bir yer olur diye filmi Kavaklıdere Sineması’nda izlemeye karar verdik. Film öncesi biraz laflamak için hem sinemaya da yakın olur diye Flamingo Pastanesi’nde buluştuk.

Ergin Abi ve Suavi’yi görmeyeli bir hayli zaman olmuştu. Hasretle sarıldık. Yüzümüzde biriken çizgiler, beyazlayan saçlar birlikte geçen yıllarımızın kanıtıydı. Çok özlemiştim hepsini. Şansımıza hava da güzeldi. Dışarıdaki masalardan birinde oturmaya karar verdik. Bir taraftan cadde kalabalığı önümüzden akıyordu diğer taraftan içeriden nefis pasta kokuları geliyordu. Suavi kilo almış, göbeği ayrı bir dünya olmuştu. Ergin Abi tanınmış bir yıldız olduğu için mekân tarafından ayrı bir ilgi ve saygı görüyordu haliyle. Hemen çaylar, pastalar söylendi. Muhabbet koyulaştı, taze haberler sohbetin arasına karıştı. Suavi, en son özel bir televizyon kanalında çalışmış ama para muhabbetlerinden dolayı ayrılmış. Ergin Abi de bir süredir çalışmıyormuş, sektörden arayan soran hiç yokmuş neredeyse. Sektör gençleşti, efsaneler çabuk unutuldu, tabii. Sonra aramızdan ayrılanlar olmuş; mesela, ışıkçı kedigözü lakaplı Selami’yi kaybetmişiz geçen hafta, çok üzüldüm. Hep kötü adam rollerinde oynasa da pırlanta kalpli Namık da ağır hastaymış, ona da içim cız etti. Ne çok anımız vardı birlikte. Hiç unutmam, Ergin Abi’yle çektiğimiz Komiser Muhsin filminde kötü adam rollerinden birini Namık oynuyordu da çatıdan aşağıya dublörsüz atlamıştı. Her yeni çayda anılar daha da eskiye gitti. Aklımıza geldikçe set anılarımıza güldük de güldük. Kolay mı be! Yıllarımız geçmiş sette, neler gördü bu gözler. Tam bu sırada Suavi, bizi geçmiş günlerin anılarından çıkarmak için hamle yaptı. “Artık biraz da iş konuşalım,” dedi. Lafa girmeden önce kurabiyeden bir ısırık aldı, gömleği ve üzerindeki yakın gözlüğü kırıntıyla doldu. Kırıntıları dikkate almadan lafa girdi: “Şimdi Celal, sektör çok değişti. Yapımcıların birçoğunu tanımıyoruz artık. Ama zaman eskisi gibi değil, belki yerli  film  az çekiliyor ama çekilirse de çok para kazanılıyor. Biz de Ergin Abi’yle düşündük taşındık, şansımızı son kez deneyelim dedik. Bir yapımcıyla konuştuk. Tamam, dedi. Biz de biraz para koyarsak bu iş olurmuş ama senaryoyu görmek istiyormuş. Ergin Abi’de biraz nakit var, o doğrudan ortak olacak. Aklımıza yeni vizyona giren şu dinozorlu film geldi. Onu dedik acaba bize uygun bir şekilde uyarlayabilir miyiz? Telif işini de çözeriz. Eskisi gibi birebir uyarlamayız, değişiklikler yaparız. Filmi Ürgüp’te çekeriz, MTA’dan dinozor kalıntısını da alırız dedik.  Seni de o yüzden çağırdık. Gel, şu filme bir bak olur mu diye?” Suavi’yi sözünü hiç kesmeden dinledim. Bilimkurgudan aksiyona bugüne kadar ne varsa çekmiştim ama dinozorlu film nasıl olurdu? Filmi duymuştum ama Amerikan saçmalığı gibi gelmişti bana. Önümdeki çaydan bir yudum aldım ve ona dönerek “Suavicim, bilemedim dinozor filan, pek hâkim olmadığım bir tür.” Suavi, tereddüt içinde kaldığımı anlayınca “Celal, sen şu filmi izle de öyle düşün bence. Geçen hafta torunlarla gittik. İnanmazsın, teknoloji nerelere gelmiş. Hayretler içinde kaldım”. Benim sessizliğimi fırsat bilip Ergin Abi de topa girdi “Celalciğim. Bunu böyle dinozor belgeseli olarak düşünme lütfen. Avantüre yakın, aksiyonu bol. Tam bize göre. Kurt adamlı, ninjalı film yapmış insanlarız. Bunu da uyarlarız kendimize”. Ergin Abi’nin de ikna girişimi dinledikten sonra “Peki madem gidelim görelim şu filmi,” dedim.

Çaylarımızı bitirdik. Hesabı ödedik. Flamingo’dan çıkıp, Kavaklıdere Sineması’na doğru hareket ettik. Bir taraftan da Suavi heyecanla ve gömleğinin üzerindeki kırıntıları etrafa saçarak bana filmi övüyordu. Şöyle acayip şeyler var, böyle acayip şeyler var, diye… Vallahi, size açık konuşayım ne filmin konusu ne de dinozorlar ilgimi çekmişti. Nezaket sınırları içerisinde bu işten nasıl sıyrılırım, onu düşünmeye başlamıştım. Neyse, Kavaklıdere Sineması’na geldik, içeri girdik. Ergin Abi sinemaya şaşırdı. “Bayağı apartman içerisine sinema yapmışlar. Vallahi çok iyi fikir; dışarısı da işlek cadde, ne güzel düşünmüşler,” dedi. “Ergin Abi burası Ankara’nın eski sinemalarından. Bir ara bizim Denizde ve Gölgede filmini de göstermişler. Geçen hafta sinema sahibiyle lafladık da biraz, oradan öğrendim”. Ergin Abi bunu duyduğuna çok sevindi. O filmi çok severdi, Fransız sanat filmlerine öykünmüştük. Gişede batmıştık ama “Celal Bilge sadece avantür yapmıyor, gerektiğinde sanat filmi de yapıyor,” dedirtmiştim herkese. Sinemanın girişi kalabalıktı, anlaşılan herkes bu filme gelmişti. Suavi hemen biletlerimizi aldı.

kavaklıdere sineması içi

Kavaklıdere Sineması bilet gişesi

Suavi, filmdeki teknolojiyi daha iyi görebileyim diye biletlerimizi balkon bölümünden almıştı. Pasajın içindeki dükkânları geçip, merdivenlerden aşağıya, salonların olduğu kısma indik. Mavi neon aydınlatmalı logolu büfeden üç tane su aldık ve film saatinin yaklaşmasıyla birlikte, salondaki yerlerimize geçtik. Derken gong sesi çaldı. Işıklar söndü, film makinesi sesli bir şekilde dönmeye başladı. Reklamlar ve gelecek gösterim tanıtımları bitti. Film başladı. Suavi’nin dediği gibi vardı. Teknoloji çok ilerlemiş, dinozorları canlandırmışlardı resmen. Şaşkınlıklar içinde kendimi filme kaptırdım. Bu sırada Ergin Abi, görmüş geçirmiş bir ses tonuyla “Celalciğim dinozorlar gerçek değil, tamamen bilgisayarla yapmışlar,” dedi. Ergin Abi’yi çok sevdiğimden, onu bozmamak için “Gerçekten öyle Ergin Abi, bir an gerçek sandım,” dedim kısık sesle. Suavi ise heyecanlı patavatsızlığıyla her sahnede “Celal, merak etme dinozor kahramanı öldüremeyecek. Şimdi uçurumdan düştüler ama kurtulacaklar,” diyerek seyir zevkimi sabote etmeye çalışıyordu. Neyse ki sinema salonun kuvvetli ses sistemi sayesinde dediklerini tam olarak anlayamıyordum.

Kavaklıdere Sineması girişi

Tam üç saat boyunca, oradan oraya, atla, zıpla, patla. Harika renkler, konu, dinozorlar, macera… Resmen hayran kaldım filme. Dedikleri kadar vardı cidden. Film bitti, ışıklar yandı. Kafamda projeler akıyordu. Uzun zamandır kaybettiğim enerjiyi ve isteği yeniden yakalamıştım. “Yarasa Adam Dinozorların Peşinde” isimli bir film çekebilirdik. İç Anadolu, Ürgüp tam uygundu kafamdaki filme. Bilgisayar uzmanı sorunu vardı ama hallederdik bir şekilde, en kötü dinozor kostümü diktirirdik. Yapmadığımız iş değil önemli olan bize benzesin, kültürümüze, örfümüze uysun. Zihnimin içi hikâyelerle, dekorlarla, filmin detaylarıyla dönüyordu. Salondan çıkarken Ergin Abi’ye ve Suavi’ye bu işin içinde olmak istediğimi, hemen senaryoya başlamak için can attığımı söyledim. Ergin Abi ve Suavi çok mutlu oldular. Onları evime davet ettim ama teklifimi geri çevirdiler. İstanbul’a dönmeleri gerekiyormuş, yapımcıyla görüşeceklermiş. Vedalaştık. Çok mutluydum, yıllar sonra eski dostlarımla yeniden film çekecektim. Heyecanla eve geldim. Sevgili karım bu halime şaşırdı. Yaşananları ona kısaca özetledim. Bu haberden pek memnun olmayan eşim Munise, ciddi bir tonla “Celal, bu yaştan sonra ne dinozoru, ne sineması Allah aşkına! Bir yerine bir şey olacak. Paranıza yazık, yapmayın vazgeçin bu işten,” dedi. Munise’nin söylediklerine çok kızdım ve cevap verip tartışmayı uzatmak yerine ideallerine sıkıca sarılmış her yönetmen ve sanatçı gibi projeme sahip çıkıp, hemen odama geçtim. Aldım elime kâğıt kalem, başladım hikâyeyi yazmaya. Ergin Abi, maceracı arkeolog Yarasa Adam rolünde olacaktı ve katil dinozorları yakalayacaktı. Ben senaryoyu yazmaya devam ettim, ilk taslağı bitirdim. Postayla onlara gönderdim. Günler, haftalar geçti, bir daha ne Ergin Abi’den ne de Suavi’den ses çıktı. Sessizliği Suavi bozdu. Senaryoyu çok beğendiklerini lakin yapımcıyla ufak bir sorun yaşadıklarını, kısa sürede çözüp bana döneceğini söyledi. Sonra yine bir sessizliğe büründüler. Bu işte bir terslik vardı. Yaklaşık bir ay sonra Suavi moralsiz bir ses tonuyla beni aradı: “Celalciğim, çok fena oyuna geldik. Yapımcı dolandırıcı çıktı. Ergin Abi’den dinozor efekti için bir miktar avans almıştı. Alış o alış. Bir daha ses çıkmadı, meğer piyasadaki herkesi bu şekilde dolandırmış, sonra da yurt dışına kaçmış. Ergin Abi olayı öğrenince çok üzüldü, aniden rahatsızlandı. İki gün önce hastaneye yatırdık. Durumu iyi şimdi ama bizim proje iptal oldu.” Suavi anlattıkça boğazıma bir yumru oturdu, neye üzüleceğime şaşırdım. “Sağlık olsun” diyebildim sadece ve telefonu kapattım. Yarın Kırşehir evleri ve tarımı belgesel işi vardı yapmam gereken, önümde de “Ürgüp Dinozorları” senaryosu bana bakıyordu. Senaryonun kapağını kapattım ve kütüphanenin gerçekleşmemiş dosyalar bölmesine yerleştirdim. Çalışma odamın kapısını kapattım ve bir daha da uğramadım. Yeşilçam’ın sonu artık kesin olarak gelmişti, ondan emindim.

Kavaklıdere Sineması Fotoğrafları: Ankara Apartmanları
Flamingo görsel: Önder Algedik


Mekanlar ve Hikayeler IV | Dost’un Önü

Bir Cevap Yazın

Hemhüm Mescidi (Cami) Kent

Ankara’da An’ı Yakalamak

“Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüş yolunu sevdim.” Yahya Kemal Beyatlı Her Ankaralının ömründe en az bir kez maruz kaldığı bir sorudur: “Ankara’da deniz yok, nasıl...



Kent

Kimler Geldi Kimler Geçti

Anadolu, en çok ayak izinin bulunduğu topraklardır. Hem kadimliği, hem verimliliği, hem de çeşitliliğiyle bu topraklar her zaman insana kucak açmıştır. Anadolu üzerinde kimi zaman...