KentHafıza

Mekanlar ve Hikayeler | Sekans ve Tunalı Dost: Tesadüfler

“Ah yağmur dönerken kara şarkılar var falımda
Hepsi sana bu gece Ankara
Ah yağmur dönerken kara yine yol var falımda
İster özle
Yok, ister hiç hatırlama

Sokaklar dolusu şekerli kar kokusu
Tunalı’da gezinirken bizde bir kahvaltının tutkusu
Acıkanlardan biri ben, arkada bıraktığım sen
Kim olduğunu biliyorsan… Söylesen”

 Vega, Ankara

Anıların aniden ortaya çıkması gibi kötü huyları var. En olmadık ve en hazırlıksız anınızda, geçmiş bir anda karşınıza dikilebiliyor. Misal, Mösyö Proust’un bir eserinde karakterin yediği kurabiye onu birden geçmişe götürüyordu. Yılbaşı arifesinde evdeki plastik ağacı süslerken, elime geçen kırmızı bir şapka da beni tıpkı Mösyö ’nün romanında olduğu gibi aniden bir tünelden geçirip 2006 yılına, yine bir yılbaşı arifesinin olduğu güne ışınlamıştı.

Ne çok kar yağmıştı o yıl. Şimdi bile hatırlayınca, karlı kaplı yollar, meteorolojinin “Bu gece Ankara’da don var” haberi, insanların bu kötü şakaya edepsizce gülmesi ve üstü kar birikmiş arabalar gözümün önüne geliyor. O yıl bir değişiklik yapıp yeni yılı dışarıda kutlama kararı almıştım. Haftalar öncesinden hem okulda hem de MSN’de konuşup, bize en uygun yer olarak Sekans’ı belirlemiştik. Akşam saat yedi gibi mekânda buluşacaktık. Tüm randevularıma erkenden gitmek gibi tuhaf bir huyum vardır. O gün de aynı tuhaf geleneğimi sürdürmüş, buluşmaya bir saat kala evden çıkmıştım. Dışarıda henüz tipiye dönüşmemiş, dolayısıyla tutup tutmayacağı herkes tarafından merakla beklenen bir kar yağışı söz konusuydu. Etrafta biraz aylaklık yaptıktan sonra, zaman geçirmek için Tunalı Dost’a uğramıştım. Camekânın önünde yer alan kâğıt sayfalarını andıran yüzeyden sızan ışık ve kar taneleri büyülü bir atmosfer yaratıyordu. Mekânın önüne geldiğimde paçalarıma bulaşmış kar tanelerini paspasa sert bir şekilde vurarak dökmüş, içeriye adım atmıştım. İçerisi çok kalabalık değildi ve Simply Red’ten Stars çalıyordu. Dükkân çalışanlarından biri elinde paspasıyla biriken suları temizliyordu.

Her Dost ziyaretimde olduğu gibi mekânın içinde serbest gezintiye çıkmış ve her amaçsız kitapçı gezgini gibi raflardan rastgele kitapları seçip, arka kapaklarına bakıp yerine koyuyordum. Tam bu amaçsızlığın ortasında Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabını incelerken, o an olabilecek en güzel denk gelişlerden biri olmuş ve seni görmüştüm. Kitap raflarının önünde, konsantre bir şekilde kitap sayfalarını çevirip, arka kapak yazılarını inceliyordun. Yeni bir kitapla tanışmanın, onu sevme ihtimalinin arka kapak tanıtım yazılarından geçtiğini bilenlerdendin belli ki. Seni tanımıyor, adını bile bilmiyordum ama görür görmez beni etkilemeyi başarmıştın. Üzerinde krem rengi bir palto, güzel kumral saçlarını örten kırmızı bir bere vardı. Saçlarının uçları kardan ıslanmış, yanakların da soğuktan kızarmıştı. İnsanın belirli aralıklarla dönüp tekrardan bakmak isteyeceği bir fotoğraf karesini andırıyordun. Gözlerim bir yandan kertenkele misali seni izliyor bir yandan da hangi kitapları incelediğine bakmaya çalışıyordum. Bir ara, eline Franny ve Zooey’i almıştın.  Hemen yanına gelip seninle garip Glass ailesini konuşup, Seymour Glass hakkındaki düşüncelerini sormak istemiştim. Birbirlerini hiç tanımadan ani bir göz göze gelme anında sevenler, nasıl tanışıyordu acaba? İlk cümleyi kim ediyordu?  Lafa nereden girmek lazımdı? Bu soruların yanıtını bulabilmek için zihnimin içerisinde seninle tanışmak için bahaneler temalı filmler çekmeye başlamıştım. Hepsi birbirinden kötüydü, duymak istemezdin bence. Ve bence, hayat sanatı taklit etmemeliydi.  Hayal dünyamdaki dekoru, sahneleri ve oyuncuları dışarı çıkartıp, bir an tüm cesaretimi toplayıp, yanına gelip, ne olacaksa göze alıp, “merhaba” deyip, elimdeki en güçlü kart olan Salinger üzerine sohbetler konusunu bahane edip, seninle tanışmaya karar vermiştim. Zihnimin bir tarafı alkışlarla “Harika bir hamle olur. Denemekten ne kaçar” diyordu, Süper-egom ise “Ne yapıyorsun? Olur, mu öyle şey? Karşı taraf yanlış anlar?” diyerek beni frenlemeye çalışan sinyaller gönderiyordu. Bilinçdışım, mutfakta çocuklarının kötü davranışlarını eleştirir gibi tartışırken ve ben tüm bu kararsızlığın ortasında kalmışken, sen alacağın kitabı belirlemiş, kasanın yanına gelmiş, ücreti ödemiş, kitabı hediye paketiyle kaplatıp, Dost’un mavili torbasına koymuştun. Sonra ağır adımlarla kapıyı açıp, dışarıya çıkmıştın bile. Gidişini, kapının ağır bir şekilde kapanışını, kalabalığın içine karışışını, ağır bir konçerto dinlermişçesine izlemiştim. Mekânın kapısı “tık” edip kapanmış, kapıya asılan yılbaşı çanları ahenkle birbirine vurmuştu. Senin ardından mekânda çalan müzik sona ermiş ve etraf kısa bir sessizliğe bürünmüştü.

Ne güzel de teğet geçmiştik birbirimize. İlk bakışta aşk olduğu gibi “son bakışta aşk” da vardı. İşte, ben de ardından tam o durumdaydım. Hayaller ceketinin düğmesi bir türlü gerçekler tarafına geçemiyordu. Dikkatimi yeniden toplamak için gözlerimi elimdeki Barış Bıçakçı kitabına döndürmüştüm. Saatimi kontrol etmiş, buluşma saatinin yaklaştığını fark edip, kitabın ücretini ödeyip, Dost’tan çıkmıştım.

Dışarıda kar yağışı artmıştı. Kuğulu Park’ın çevresi beyazla kaplanmaya başlamış, ağaç dalları uçları kardan ağırlaşmıştı bile. Kıtır’ın önü ise her zaman olduğu gibi yoğundu. Kokoreç, sigara, bira birlikteliğiyle derin hasbihaller devam ediyordu. Discman kulaklığımı takıp, play tuşuna basmıştım. Discmanimde, Maltepe pazarından aldığım Anathema full albüm_mp3 CD’sindeki Are You There? parçası dönüyordu. Tunalı’nın başından Sekans’a arkadaşlarımla buluşmaya doğru yola koyulmuştum. Tunalı çok kalabalıktı, ellerinde hediye paketli yılbaşı telaşlıları bir yanda, gecenin finalini tuvalette yapacakları her hallerinden beli olan, içleri birayla dolu siyah poşet taşıyan, yüksek sesle konuşan sivilceli liseliler diğer yandaydı. Kardan köşe bucak kaçmaya çalışıp akşama eve gelecek olan misafirlere ikram edilecek yemekleri taşıyan mesai sonrasının öfkeli yılbaşı küskünleri, öbür yanda kaldırımın orta yerinde birbirlerine paralel geçiyordu. Kar mevsimine yazlık lastikle yakalanıp asfaltta kayıp akşam ana haberlere “Ankara kara teslim oldu. Sürücülere zor anlar yaşattı.” başlığıyla çıkma olasılığı olan sürücüler pür dikkat arabalarını dengede tutmaya çalışıyordu.  Dükkânların yeni yıl aydınlatmalarından yayılan ışıklar kalabalığın ahengine karışıyordu. Spreyle yazılmış, çoğunda açık bir imla ve yazım hatası olan cam önü dilekleri “(Hoş geldin/Hoşgeldin,  Happy New Year 2006”), Noel Baba şapkalı dönerciler, aynı dükkânın takma sakalı çenelerine düşmüş, kırmızı şapkaları kaymış, yıl sonu yorgunluğunu efkârlı bir dumanla dışarıya veren bir başka Noel Baba kostümlü çalışanları, yeni yılı sıradan bir gün gibi geçirmeye kararlı ve dışarıdaki heyecanlı kalabalığa dâhil olmayıp sakince evlerine gidenler, ürünlerini maharetli birer sihirbaz gibi sergileyen yılbaşı süsü satıcıları, bankanın önünde gitar ve saksafonla her telden müzik yapanlar… Piyango biletlerinin üzerlerini naylon örtüp, milletin kaderini kara teslim etmeyen gönüllerin kazananı piyangocular yoldan geçenlere “umut” dağıtmaya çalışıyordu.  Peki, sen, sen neredeydin? Nereye gitmiştin? Bu gece ne yapacaktın? Sevgilinle mi yeni yılı kutlayacaktın? Yoksa ailenle mi? En olmadı kalabalık bir arkadaş ortamında mı? Perdeleri çekilmiş, ışıkları yanıp sönen çam ağaçlı apartman dairelerinden birinde miydin şimdi? Hediye paketlerini açıp, içki faslına geçilmiştir belki de. Seninle tanışmayı, uzun saatler konuşmayı, çenemi kapatıp sadece seni dinlemeyi çok isterdim. Ne acayip! Belki adını bile hiçbir zaman öğrenemeyecektim; ama saçların, ela gözlerin, ciddi ifaden  kazınmıştı zihnime.

Gerçek dünyada olmasa bile hiç değilse rüyalarda buluşabilirdik seninle. Hemen bahtsız bir İlhami Algör karakteri gibi, az önce zihnimden kovduğum yönetmen ve oyuncuları yeniden sahneye çağırmıştım. Mesela, şimdi sen ve ben Tunalı Dost’tan belirli aralıklarla çıkmışız. Ben senin farkındayım, sen benim farkında değilsin. Kırmızı berenle uyumlu kırmızı şemsiyeni açmış yürüyorsun. Senin yürüyüşünü genel plandan görüyoruz. Sahne devam ediyor, kesme yok. Kuğulu İş Hanı’nın önünde bal rengi bir golden kuyruğunu heyecanla sallayıp yanına geliyor, sahibi utanarak, “pardonlar” eşliğinde köpeği yanına çekmeye çalışsa da, sen gülümseyerek köpeği seviyorsun, sonra yoluna devam ediyorsun. Ben de –tesadüf bu ya, zaten tesadüflere filmlerde de inanmayacaksak ne zaman inanacağız? –  yanınızdan geçiyorum. Birbirini hiç tanımayan iki yabancı gibi, yolumuza devam ediyoruz. Orada sahneyi kesiyoruz. Bir sonraki sahnede, McDonald’s önündeki ışıklarda birbirimize denk geliyoruz. Kırmızı yanıyor, ikimiz de bekliyoruz. Hemen yakın plana geçiyoruz. Kar, bere, şemsiye, atkı yüzünden insan yakınını bile tanıyamazken, ben seni şıp diye tanıyorum. Hemen lafa giriyorum, İbrahim Tatlıses’in Mavi Mavi filminde oynadığı karakter gibi abartılı bir oyunculukla ve kaşlarımı hep yukarı kaldırarak repliklerimi söylüyorum: “Biraz önce Dost’ta olabilir miydiniz acaba? Hani, Franny ve Zooey romanına dikkat kesilmiştiniz. Sakın yanlış anlamayın beni, Ankara’da herkesin bir yolu bir şekilde bir yerde kesişir. Kentin yazılı olmayan kuralıdır. Bu sebeple aynı gün içinde ikinci kez karşılaşınca merhaba demek istedim”. Sen boş gözlerle bakıyorsun ama beni dinlemeye devam ediyorsun. Ben lafa devam ediyorum, yönetmen tek plan çekeceğiz demiş bir kere, yanlış anlama beni lütfen, söze devam etmek durumundayım. Kırmızı yeşile dönünce karşıdan karşıya geçiyoruz. Tekrar genel plandayız. Karda yürüyoruz. Kendimi uzun uzun anlatıyorum. Ne iş yaptığımı, nerede yaşadığımı, nelerden hoşlandığımı… Kendimle ilgili her şeyi döküyorum ortaya. Sen de anlatmaya başlarsın kendini bana diye bekliyorum her cümlemin sonunda. Ama benim hiç susmayan çeneme ve kötü esprilerime yer yer gülerek ama çoğu zaman sessizlikle karşılık veriyorsun. Sahnenin bu noktasını senarist müzik altı olarak yazmış. Diyalogları duymuyoruz, fonda Yeni Türkü’den Resim çalmaya başlıyor. Kendimi, sana karşı durduramadığım bir hızla gelişen duygularımı daha iyi anlatabilmek için bu parçadan daha iyi bir seçim olamaz.  Kavaklıdere Sineması’nın önüne geldiğimizde ise, sinemanın önünde bizim filmin afişi şarkının da en alıcı kısmı çalıyor:

“O kadar sevdim ki resmini
İşte bugün konuştu benle
Yorulmuştum çalışmaktan
Karda uzun yürüdük seninle
Biliyorum görünce beni
Hep tanıyordun diyeceksin
Rüyalarımda hep sen vardın
Hep tanıyordum diyeceksin”

Yayınlansaydı kesinlikle büyük sükse yapacak filmimizin finali, sert bir korna sesiyle kesilmişti. Korna sahibi 1995 model Tempra SX/AK sahibi, pencereyi açmış “Arkadaşım yolda yürürken takmayın şu kulaklığı. Çarpacaktım az daha,” diye fırça kaymıştı. Zihnimdeki sahne bir kez daha dağılmıştı. Egzozu arızalı ve siyah duman çıkaran Tempralı abiden özür dilemiş, yoluma devam etmiştim. Kar ise tipiye dönmüştü. Tipi etkisini göstermiş, yaz lastiğiyle kışa giriş yapan sürücüler Tunalı üzerinde kayıyor, tank paleti bile giyseler her kar yağışında kayma tehlikesi yaşayanlar da kaldırımda artistik buz pateni yapıyordu.  Berem kardan ıslanmış, montumun üzerinde kar yığınları birikmişti. Tipi görüş açımı etkiliyor, yoluma zorlukla devam ediyordum. Kar yağışının arasından, kırmızı bereli birisini görmüştüm. Heyecanlanmıştım. Sen olabilir miydin? Saatlerdir hayalini kurduğum karşılaşma anı gelmiş olabilir miydi? Adımı hızlandırmış, arada da kayarak sana doğru yaklaşmıştım. Talip Apartmanı’nın yakınındaki büfenin orada yakalamıştım kırmızı beresinden dolayı sana benzettiğim meçhul kişiyi. Karşıdan karşıya geçmeye hazırlanıyordu, önce sağa sonra sola bakma kuralı yüzünden heyecanım daha da artmışı. Meçhul kırmızı bereli yolun sağına baktıktan sonra kafasını sola çevirmiş göz göze gelmiştik. Ve maalesef sen değildin. Bir başkasıydı. Hayallerim bir kez daha suya düşmüştü. Ümidimi resmi olarak kaybetmiştim artık.  Anlaşılan seni bugün bir daha göremeyecektim. Sana karşı hislerim, son bakışta aşk olarak, karşılıksız  kalacaktı. Senin kim olduğunu asla bilemeyecektim. Bu küçük hikâye de anıların en zor hatırlananlar kısmına onaylı bir şekilde arşivlenecekti.  Keşke şimdi karşılaşsak, şimdi değil yıllar öncesinden tanışmış olsak, Tunalı’yı saran beyaz örtünün altında, her caddede yer alan bozuk ve kendi kendine yanıp sönen trafik ışıklarının altından yürüsek… Bay. C. gibi çok şey mi istiyordum acaba? Hâlbuki burası tesadüfen karşılaşmalarıyla güzeldi.

Tunalı’nın sonuna gelmiştim. Işıklardan yokuş aşağıya iniyordum. Bir adım atıyordum,  adımım kardan kayıyordu. Discman’deki CD ise çok dinlenmekten kaynaklı “Cıvv, cıvv” sesi çıkarıyordu. Ne lanet bir andı. Hem kar yüzünden dengem bozulmuş, hem Anathema full mp_3 cd bozulmaya başlamıştı. Ve üstelik sen de ortalıklarda görünmüyordun. Hayal kırıklarının başkentinde, bir başka başlamadan biten hikâyenin başrol oyuncusu olarak yeni yıla böyle mi girecektim yani?

Yokuşun sonuna gelip, sonunda Sekans’a ulaşmıştım. Ayaklarımı yine, kuvvetli bir şekilde paspasa vurmuş, kar birikintilerini yere düşürmüş ve içeri girmiştim. Sekans’ın camlarında yılbaşı süsleriyle aydınlatması vardı ve camlar soğuktan buğulanmıştı. Kızaklı cep telefonumu çıkarmış, arkadaşım Alper’i aramıştım. Alper, kısa bir çaldırmadan sonra telefonunu açmıştı, ben onu görmeden o beni görmüştü.  Kalabalık bir grup Trainspotting filminin afişinin asılı olduğu masada oturuyordu.  Alper, heyecanlı bir şekilde el sallamıştı bana. Masaya doğru yaklaştığımda ise, olabilecek tesadüflerin en güzeli, en mucizesi vardı: Sen vardın. Seni görünce bir an için durmuştum. Sen miydin? Yoksa tipi yorgunu olarak hayal mi görüyordum? Ama sendin işe, tanımıştım seni. Yanakların, tıpkı Dost’ta olduğu gibi soğuktan sıcağa geçiş sebebiyle kırmızılığa bürünmüştü. Bereni çıkarmıştın,  güzel kumral saçların kardan hafif kabarmıştı ama çok güzel gözüküyordu. Burası böyledir, tesadüfler karşılaşmaları takip eder. Karla karışık fırtınalı yürüyüş beni sana ulaştırmıştı. Mekânda Def Leppard’tan Hysteria çalıyordu. Yanındaki sandalye boştu. Masanın geri kalanıyla merhabalaşıp, hemen yanına geçip oturmuştum. Gün boyu seni arayan gözlerim, senin gözlerinle buluşmuştu sonunda. Ben sana “seninle bir yerden tanışıyoruz galiba” gülümsemesiyle bakmış, sen de aynı ifadeyle gülümsemişin. İçim ısınmıştı. Senin yanında, cümleleri sona bırakmış, sadece yanında olmanın tadını çıkarmak istemiştim.

Anılarımdan oluşan kısa film bitiyor. Işıklar yanıyor, perde kapanıyor, tekrar günümüzdeyim. Elimdeki kırmızı şapkayı, plastik yılbaşı ağacının dallarından birine takıyorum. Evet, 2006 güzel bir yıldı, bundan çok eminim. Artık geçmişe ait bir andı ama uyandırdığı duygular çok güzeldi sırf bu yüzden hatırlanmaya değerdi.

Kapak Görseli: Tunalı McDonalds, 2006
Kaynak: Ankara Apartmanları


“Mekanlar ve Hikayeler” serisinin ilk yazısı: “Kıtır: Yeni Bir Başlangıç”

Bir Cevap Yazın



Kent

Dört Kişi Parkta Çektirmişiz

Edebiyat tarihinin en meşhur fotoğrafı hiç kuşkusuz Orhan Veli Kanık, Şinasi Baray, Oktay Rifat Horozcu ve Melih Cevdet Anday’ın çektirdikleri bu fotoğraftır. Fotoğrafın en önemli özelliği,...