KentHafıza

Mekanlar ve Hikayeler IX | TRT Radyosu: Ankara’da Müthiş Bir Yılbaşı Gecesi

Geceleri uykusuz ama insan olduğumu bana yeniden hatırlatacak, ruhumun yerini bana bir kez daha gösterecek bir şeyler yapamadan geçirdiğim koca bir kış boyunca aklımda tek bir soru vardı: Her şeyin başladığı yere nasıl dönebilirim? Beni içinde taşıyan bu et ve kemik torbasından bir cevap bekleyecek kadar bağımlıydım hâlâ. Bütün bir kış boyunca ayaklarının bir yerden başka bir yere bilinçsizce sürüklediği bir et ve kemik torbasıydım. Sonunda, yılın son günüydü, akşamüstü Radyo’dan izin alıp grupla son bir soundcheck yapmak için A-Bar’a indim. Beraber çalmaya başlayalı iki ay bile olmadan kendimizi Dr. Skull’ın sahnede olacağı bir yılbaşı gecesinde ön grup olarak A-Bar’da bulmuştuk. Hepimizi bir araya getiren gitaristimiz Ümit nasıl yapıyorsa yapıyor ve bütün bu işleri o ayarlıyordu. “Yalnız fazla bir para yok,” demişti bize. “Yemeğimizi, yol paramızı alırız, bir de kişi başına üç bira. Yılbaşı gecesi A-Bar’da çıkacağız, Dr. Skull ile tanışacağız. Paranın lafı mı olur? Zaten Kel Cemal’i ön grup çıkarmaya zor ikna ettim. Doksanlar başlıyor oğlum, tadını çıkarın.” Ümit’in o gece hatırı sayılır bir parayı kendi cebine indirdiğini Cemal Abi’den daha sonra öğrenecektik ya, neyse. Sırtımda basgitarım ve Dr. Skull’ın elemanları da oradadır diye içimde bir heyecanla mekâna geldiğimde, bizim davulcunun soundcheck’inin başladığını gördüm. Meğerse Dr. Skull’dakiler erkenden gelmişler, işlerini halledip gitmişler. Bizim grubu da tonmaysterler, kapıların açılmasına bir saat kalaya sıkıştırıvermişler. Yani elimizi çabuk tutmamız bekleniyordu. Davulcudan sonra sıra bendeydi, kalan elemanlara ayrı soundcheck yapılmayacaktı. Hep beraber bir ya da bilemedin iki şarkı çalıp işi bitirecektik. Enstrümanımı bir köşeye bıraktım ve davulcunun işi bitene kadar bir sigara içmek için dışarıya çıktım.

Farabi Sokağa adım atar atmaz havanın kararmaya başladığını, ayın ve yıldızların görünür olduğunu anladım ve telaşlandım. Soundcheck biter bitmez, bir programın ses teknisyenliğini yapmak için zamanında radyoda olmam ve sonra bizim grup sahne almadan önce yeniden buraya dönmem gerekiyordu. Belli ki zor ve her şeye ucu ucuna yetişeceğim bir gece olacaktı. Yolun karşısındaki ağaca sırtını vermiş ve kaldırıma oturmuş bir berduş sanki bana seslendi: “Can, can!” Şaşırarak ona baktım ama o bana bakmıyordu. Önünden geçen trençkotlu adama sesleniyordu. “Bana bir sigara verirsen sana dünyanın sırrını veririm can.” Adam durdu, gülümsedi. Cebinden sigara paketini çıkardı. Önce bir dal ve sonra da belki de yılbaşı gecesinin hatırına bir dal daha uzattı. Berduş sigaranın birini kulağına diğerini dudaklarının arasına sıkıştırırken adama duyamadığım bir şeyler mırıldandı. Adam sigara paketini telaşla cebine koydu. Cinnah’a doğru adımlarını sıklaştırırken arada dönüp şaşkın gözlerle berduşa bakıyordu. Adam uzaklaşınca berduş, bu kez diğer taraftan ona doğru yürüyen bir kadına seslendi. “Can, Can! Bana bir bira alırsan sana dünyanın sırrını veririm can.” Adım Can olduğu için üzerime alınmıştım ama belli ki bu berduş önünden geçen herkese bir sevgi ifadesi olarak, “can”, diyordu. Kadın hiç umursamadan yürüyüp geçti. İşte o zaman berduşla gözlerimiz ilk kez kesişti ve o, hiç vakit kaybetmeden bana seslendi:

“Can, can!”
“Buyur abi,” diye cevap verdim ben de sektirmeden.
“Bana bir bira alırsan sana dünyanın sırrını veririm can.”

Yerimden hiç kımıldamadan, sanki bir nehrin öbür tarafına seslenir gibi, Farabi’nin karşı kaldırımına cevap verdim. “Abi inan ki beş kuruşum yok.”

“Niye ya?” dedi Berduş. “Üç bira hakkınız yok mu sizin?”

Berduşun daha önce başka müzisyenlerle de konuştuğunu anlayarak güldüm. “Ama daha çalmadık ki,” dedim.

“İyi o zaman,” dedi berduş. “Çalınca verirsin.”

Aşağıdan gelen davul sesleri kesilmişti,  sıramın geldiğini anladım. Sigaram da bitmişti zaten, döndüğümde orada olmayacağına emin olduğum bu tuhaf berduşla vedalaştım ve aşağıya indim. Benim tonlara davulla birlikte baktık. Fena değildi. Sonra tekmil grupla The Clash’ten Clampdown’u coşkulu bir şekilde çalarak soundcheck’i bitirdik. Kapı açılmıştı. Çocuklarla A-Bar’da kalıp konser başlayana kadar dönecek o güzel muhabbetlerin içinde olmak isterdim ama iş beni bekliyordu. Basgitarımı onlara emanet ettim ve aceleyle dışarıya çıktım. Berduş hâlâ o ağacın altındaydı ve görünüşe göre bir yerlerden, birilerinden bir şişe bira bulmuştu bile. Beni görünce şişeyi havaya kaldırarak selam verdi.
“Can, can,” dedi. “Bana bir bira alırsan sana dünyanın sırrını veririm can.”
“Bulmuşsun ya birayı,” dedim montumun önünü ilikleyip, beremi aceleyle başıma geçirirken.
“Baksana, bitecek nasılsa,” diye cevapladı beni.
“Dediğim gibi, çaldıktan sonra.”
“Peki, can, sana inanıyorum. O kızı kaybetme.”
“Hangi kızı?” dedim dikkat kesilerek. Belki de hayatın sırrını avans olarak veriyordu bana. Severdim böyle gizemleri.
“Ne bileyim can,” dedi. “O kızı işte.” Gözleri Farabi’nin asfaltındaki bir noktaya dalıp gitmişti. Daha fazla oyalanamazdım. Cinnah’a çıkıp aşağıya, Kuğulu Park’a kadar yürüdüm ve Ulus’tan geçen ilk otobüse atlayıp Radyoya vardım. Tarihi taş binanın içinde, 5 no’lu stüdyodaki kayda koşarken, radyonun en eskilerinden Kurthan Abi, etrafına topladığı gençlere her zamanki muhtıra anılarını anlatıyordu: “…bu küçük pencerelerin ardında, Rüştü Asyalı’nın son oyununun provaları, Beldan Kabalak’ın açık oturumu, Suna Kan’ın keman provaları devam ederken, Yalçın Doğan, Sevgi Soysal, Turan Dursun, hepimiz bir odada çalışırken 12 Mart Muhtırasını da işte, Çetin Çeki okumuştu.” Biraz durup dinledim ama burada da fazla kalamazdım. Belki de ta sabaha karşı yayınlanacak bir Türk Sanat Müziği korosunun kayıtlarını yapacaktık. Stüdyoya girerken yönetmenimin sabrının son damlasına yetiştiğimi fark ettim. Neyse ki içerideki solistler ve müzisyenler işinin ehli insanlardı. Bizim gibi it kopuk değildi onlar, hayatlarını bu işten kazanıyorlardı. Hiçbir şeyi şansa bırakamazlardı. Tekrar yapmak zorunda kalmadan, bir seferde bütün şarkıları kaydettik. Yönetmenin keyfi yeniden yerine gelince benim de erken çıkmama izin verdi. Böylece Farabi sokağa dönmek üzere kendimi dışarıya attım. Her dışarı çıkışımda Ankara, sanki biraz daha soğuyordu. Eldivenlerimin olmayışına hayıflandım.

Radyoevinin az ötesinde soğuk esen rüzgârların siyah saçlarını savurduğu, güzelliği durduğum yerden bile kolayca anlaşılan bir kız, elinde az sayıda kalmış el ilanlarını dağıtmaya çalışıyordu. Bu ne, dedim kendi kendime. Gecenin bir yarısında bu olan biten de ne böyle? Radyoevinin kapısına yaslanıp izlemeye başladım. Bu karda kışta, hem de yılbaşı gecesi, elindeki bir tutam kâğıdı ilgisizce gelip geçen şu dangalaklara dağıtmak zorunda olamayacak kadar güzel bir kızdı bu. Yani böyle olmaması gerekiyordu, tanrım. Benden istese ben dağıtırdım o el ilanlarını mesela, gerekirse sahneye falan da çıkmazdım. Kız yan yana yürüyen iki adama uzattı el ilanını sevecenlikle. Duyamadığım bir şeyler söyledi. Adamlar el ilanını alıp yürümeye devam ettiler ama birkaç adım sonra fırlatıp attılar. Kâğıt rüzgâra kapıldı, bir süre uçuştuktan sonra bir su birikintisinin kenarına düşüverdi. Kız, sanki o kâğıt parçası dünyanın en önemli şeyiymiş gibi heyecanla koşturdu ve eğilip yerden aldı. Eliyle ıslanan yerlerini sildi. Buruşan yerlerini de özenle düzeltmeye başladı. Yere düşen sanki benim kalbimmiş gibi kızın yumuşak el darbeleri kâğıdı düzelttikçe ben de ruhumun okşandığını hissettim ve bu bana daha önce hiç hissetmediğim tatlı bir huzur verdi. Dosdoğru kızın yanına gittim.

“Ne dağıtıyorsun,” diye sordum.

Büyük gözleri sevinçle parlayarak “Karun Pariye’nin Aydınlanma toplantısının bu Cuma yapılacağını ve gelmek isteyen herkesin davetli olduğunu söyleyen bir el ilanı,” dedi.

İnce elleri ile kâğıtlardan bir tanesini bana uzattı. Kâğıdın üzerinde kocaman harflerle “KENDİNİ BİLMEK RUHUNU BİLMEKTİR” yazıyordu. Sonra yine büyük ama bu kez kırmızı harflerle “KARUN PARİYE” yazmışlardı. En altta ise daha küçük harflerle Cuma günü saat 22’de Kavaklıdere Sineması’nda “Kendini Bilmenin Enerjisi” konulu bir toplantının yapılacağını ve katılımın ücretsiz olduğu söyleniyordu. Kâğıdın en altında ise tırnak içinde ve italik harflerle şöyle diyordu: “Hayatınız bir döngüden ibaret olsa ve siz bunu bilmeseniz ama biz biliyor olsak, size bunu söylememizi ister miydiniz?”

“Eğer katılmak isterseniz efendim, bu ilanı da mutlaka yanınızda getirin,” dedi kız.

Karun Pariye’nin kim olduğunu bilmiyordum, daha önce adını hiç duymamıştım ama bu toplantıya katılacağıma hiç şüphe yoktu. Tam kıza, siz de orada olacak mısınız, diye soracaktım ki etrafımızda bir takım siyah paltolu adamlar peydahlandılar. Havada atıştıran kar taneleri gibi bir iken iki, iki iken dört, dört iken sekiz kişi oldular. İri yarı olan bir tanesi beni hoyratça kenara itti. Kızın etrafını sardılar. “Bunları burada dağıtamazsın,” diyorlardı neredeyse hep bir ağızdan. Adamlardan biri kızın kolunu kavrayıp büktü. Diğeri kızın elindeki kâğıtları öfkeyle aldı ve buruşturdu. Kız o ana dek hiç direnmemişti. İşte o an ayak sürüdü; debelenmeye, itişmeye başladı. Siyah paltolulardan biri kızın karın boşluğuna sert bir yumruk geçirdi. Dizleri üzerine düştüğünde başına üşüştüler, “ne yapıyorsunuz?” diyerek ileriye atıldım. Siyah paltolu adamlar derhal ikiye ayrıldılar, dört tanesi bana girişirken kalanlar kızı yerde sürüklüyorlardı. Sanırım kafam yarılmıştı bile. Kulağımdan aşağıya, içimdeki bembeyaz atletime doğru kanlar boşalırken sonrasında gelen tekme ve yumrukları çok da önemsemedim, kavgama baktım. Ne kadar sürdü bilmiyorum, kimsenin pes etmediği bir anda bir polis aracının, yoldan geçerken bu arbedeye denk gelmiş olacak, yanımızda durduğunu hayal meyal gördüm. Araçtan çıkan polisler çaresizce bizi ayırmaya çalışıyorlardı. Bir araç daha gelince siyah paltolu adamlar sonunda beni ve kızı bırakıp Ulus’un arka sokaklarına doğru kaçıştılar. Beni ekip aracına bindirirlerken –kızı da diğer araca tıktıklarını görmüştüm- bağırıp çağırmaya debelenmeye devam ediyordum. Bir polis memuru dirseği ile karnıma sertçe vurdu. Kelepçe de taktılar. Hiç gerek yoktu aslında, belki de ters bir şey söylemiştim, hatırlamıyorum ama dirseği yiyince sakinleştim. Kanlar içindeki kafamı aracın camına dayadım ve dışarısını seyretmeye başladım. Ankara Radyosu’nun tabelası, sokak lambasının loş ışığının altında sanki titriyordu. Ufak tefek atıştıran kar taneleri elmas gibi parıldıyordu. O kadar dayak yemiştim, kafama vurmuşlardı, gözlerimin kamaşması beni endişelendirmeli miydi, bilmiyordum. Hareket ettik. Başımı hiç kaldırmadan, ellerim arkamda kelepçeli, yolu, taksileri, otobüsleri, yaya geçitlerini, trafik ışıklarını, kaldırımları, yılbaşı eğlenceleri başlamadan evlerine varmak isteyen aceleci insanları seyrettim. Sıhhiye köprüsüne kadar gördüğüm hiçbir şey beni şaşırtmadı. Ama Sıhhiye köprüsünün altında, Radyoevinin önünde ilan dağıtan o kız, elleri cebinde, hiçbir şey olmamış gibi sert adımlarla Kızılay’a doğru ilerliyordu. İşte buna şaşırdım.

Beni Demirtepe köprüsü altındaki birinci şubeye götürdüler ve orada epey bir tuttular. A-Bar’daki konseri kaçırdığımın farkındaydım. Çocukları yüz üstü bırakmıştım. Başımdaki yarık mı yoksa vicdanım mı daha çok acıyordu, emin değildim. Ve kafam çok ama çok karışmıştı. Sıhhiye köprüsünün altında yürürken gördüğüm o kız mıydı sahiden de? Radyoevinin önünde polislerin onu da başka bir ekip aracına tıktıklarını görmemiş miydim? Karakolda ifademi alan polislere Ankara Radyosu’nda çalıştığımı ve tıpkı onlar gibi devlet memuru olduğumu söyleyince bana daha sevecen bir gözle bakmaya başladılar. Radyoyu arayıp, şansıma yönetmenle konuşunca, daha önce başka sabıkam da olmadığından, beni bu seferlik nasihatler eşliğinde serbest bıraktılar.

10,9,8,7,6,5,4,3,2,1, SIFIR!!!

Ankara yeni bir yıla girerken kanlar içinde ve süklüm püklüm bir halde Farabi’ye döndüm. Konseri çoktan kaçırmıştım ama basgitarımı almalıydım ve tabii ki gruptaki mutsuz ve bedbaht arkadaşlarıma da bir açıklama borçluydum. A-Bar’ın önündeki berduş, elinde hâlâ bir bira şişesiyle ağacın altında oturuyordu. Beni görünce hafifçe toparlandı ve işaret parmağını salladı.

“Sana o kızı kaybetme demiştim,” dedi.

Onu duymazlıktan gelerek bara girdim. Bizim çocuklar bar tezgâhının kapıya en yakın ucuna ilişmişler, bedava biranın tadını çıkarıyorlardı. Ve hiç de mutsuz ve bedbaht görünmüyorlardı. Ümit beni görünce ayağa kalktı ve “Oğlum, neredeydin?” dedi. “Çok şey kaçırdın.” Sonra, ağzımın burnumun dağınıklığını ve vücudumun muhtelif yerlerindeki kan izlerini görünce bir adım geriye kaçtı. “Ne oldu ya sana böyle?”

“Uzun hikâye,” dedim. “Birileriyle dalaştım. Karakolluk oldum. Size ne oldu asıl?”

“Neler oldu neler,” dedi Ümit ağzı kulaklarında. “Sen ortalarda görünmeyince Dr. Skull’un basçısı Mustafa bize destek çıktı. Bizim repertuarın çoğunu biliyormuş, birkaç şarkıyı çıkardık ama gerisini mis gibi çaldık. Sonra son birkaç şarkıda Baştepe de bize katıldı. Rüya gibiydi. Burada olmalıydın. Çok şey kaçırdın.”

“Burada olsaydım, bunlar olmazdı,” dedim patlak dudağımla gülümseyerek. “Hiçbiri olmazdı. Bana da bira var mı bari?”

“Yani pek hak etmedin ama var tabii ki. Buradasın değil mi? Birazdan Dr. Skull tekrar çıkacak.”

Buradaydım. İlk birayı oturduğum yerde soluksuz yuvarladım. İkinci birayı da fazla bekletmedim. Üçüncüsünde aklıma yukarıdaki berduş geldi ve şişeyi alıp sokağa çıktım. Ağacın altında kaldırım taşına oturdum. Birayı uzattım. “Söyle bakalım,” dedim. “Nedir hayatın sırrı?”

Berduş biradan bir yudum aldı sevinçle ve dedi ki: “Senin hayatın bir döngüden ibaret.”
“Bu mu şimdi hayatın sırrı?” dedim gülerek. “Herkese bunu mu söylüyorsun yani?”
“Herkes için farklı,” dedi berduş. “Senin nasibine bu düşmüş, sana bunu söylüyorum.”
“Peki, ne yapacağım?”
“Çok basit. Her şeyin başladığı yere dönmen gerekiyor. Ve bir de o kızı kaybetmeyecektin. Söyledim sana.”

Kafamı salladım, berduşun ne demek istediğini anlamıştım. Beremi kafama geçirdim yeniden. Farabi’nin köşesinden Cinnah’a çıktım. Yokuş aşağı koşmaya başladım ve hiçbir şey için durmadım. Her şeyin başladığı yere dönecektim. O kızı kaybetmeyecektim. Kuğulu Park’ı, Güvenpark’ı ve Kızılay’ı geçtim. Hitit Güneşi’ne vardığımda soluk soluğa kalmıştım. Sıhhiye’yi de geçene kadar yavaş adımlarla yürüyerek, hem dinlendim hem de ne yalan söyleyeyim gözlerimle kızı aradım. Ama berduş haklıydı. Koşmaya devam ettim ve onu yine Radyoevinin önünde buldum. Soğuk esen rüzgârların siyah saçlarını savurduğu, güzelliği durduğum yerden bile kolayca anlaşılan o kız, elinde az sayıda kalmış olan el ilanlarını dağıtmaya çalışıyordu. Bu ne, dedim kendi kendime. Gecenin bir yarısında bu olan biten de ne böyle? Derken etrafımızda bir takım siyah paltolu adamlar peydahlandılar. Ve ben, beni içinde taşıyan bu et ve kemik torbasından bir cevap bekleyecek kadar bağımlıydım hâlâ.

Ankara, Mart 2021

Bülent Çallı
Bülent Çallı 1974'te Almanya'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümünden mezun oldu. Matbu romanları Simsiyah (2015) ve Duman Otel (2017) İletişim Yayınları tarafından yayımlandı; sesli romanları Havaalanı (2018), Ferit Aziz Kara (2019) ve Havaalanı 2 (2020) ise Storytel'de bulunuyor.

Bir Cevap Yazın

Hemhüm Mescidi (Cami) Kent

Ankara’da An’ı Yakalamak

“Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüş yolunu sevdim.” Yahya Kemal Beyatlı Her Ankaralının ömründe en az bir kez maruz kaldığı bir sorudur: “Ankara’da deniz yok, nasıl...



Kent

Kimler Geldi Kimler Geçti

Anadolu, en çok ayak izinin bulunduğu topraklardır. Hem kadimliği, hem verimliliği, hem de çeşitliliğiyle bu topraklar her zaman insana kucak açmıştır. Anadolu üzerinde kimi zaman...