KentFlanör

Flanörün Galata Yürüyüşü

İstanbul sıcak değil, çok sıcak. Üstelik nemli. Karaköy’den Galata’ya doğru yürürken alnım ve tişörtüm Slavoj Zizek’in sunum sonrası terden sırılsıklam olmuş haline büründü. Peki, Galata’da ne işim var? Hemen açıklıyorum: Bugün yeni bir İstanbullu olarak, İstanbul’u turist gibi keşfetmeye karar verdim. Buraya taşındığımızdan beri kentle ilişkim, kaybolmamak ve eve en kısa sürede dönmenin yolları üzerine olmuştu. Ama kenti en iyi keşif yollarından biri turist olarak gezmek olsa gerek. O sebeple yılların turist klişesini yeniden canlandırarak Galata Kulesi’ni gezeceğim.

Henri-Cartier Bresson – 1964, Kamondo Merdivenleri

Şimdi meşhur Kamondo Merdivenleri’nin önündeyim. Bankalar Caddesi ile Banker Sokağı’nı birleştirip, merdivenleri tırmanarak Galata Kulesi’ne ulaşacağım. Merdivenlerin önünden alet çantasıyla bir adam ciddi bir yüz ifadesiyle yürüyor. Basamakların girişinde elinde sigarası, sırtını duvara vermiş, takım elbiseli, ince simetrik bıyıklı biri var. Caddedeki boşluğa bakıyor. Ya birini bekliyor ya gündüz düşü içerisinde ya da James Bond’la buluşacak. Yukarıdan ise siyah elbisesi, siyah güneş gözlükleriyle herhangi bir Antonioni filminde rahatlıkla yer alabilecek dramatiklikle bir kadın, ağır adımlarla iniyor. Bir dakika, bu imgeleri bir yerden hatırlıyorum. Ama nereden? Basamakların önünde düşünürken arkamdan analog fotoğraf makinesi sesi işitiyorum. Arkamı hızla dönüyorum. Tam çaprazımda kır saçlı, yuvarlak gözlüklü, çizgili kısa gömleği ve boynuna astığı fotoğraf makinesiyle biri var ve az önce Kamondo Merdivenleri’nin başında benim gördüğüm imgeleri fotoğraf makinesiyle sonsuzluğa bıraktı. Bu kişi de bir yerden tanıdık geliyor ama çıkaramıyorum. Adam kafasını objektiften kaldırıp, gülümseyerek bana “Hayatta her şey sadece bir defalığına olur. Önemli olan anları zamansız kılmak,” diyor. Ne demek istediğini anlamıyorum. Gizemli fotoğrafçı yoluna devam ediyor. Onun ardından merdiven basamaklarını tırmanmaya başlıyorum.

Kamondo Merdivenleri, 1850’li yıllarda dönemin önemli bankerlerinden Abraham Salomon Kamondo tarafından Avusturya Lisesi’nde okuyan torunlarının evlerine daha kolay gelmesi için yaptırılmış. İleride birçok estetik yapının başına gelecek şekilde “Aşıklar Merdiveni” olarak da anılmış. Hiç kuşku yok ki, liseyi veya üniversiteyi bu şehirde okusaydım ben de sevgilimi ilk kez burada öperdim. Merdivenin mimari estetiğinin haricinde, zikzak biçimde olmasının ve merdiven içlerinde ahite benzer yapıların yer almasının nedeni; yukarıdan aşağıya düşen birinin daha az hasarla yaralanmasını sağlamakmış. Evliya Çelebi, Seyahatname’de Galata civarında sokakta sızan akşamcı sayısının oldukça fazla olduğunu anlatır. Merdivenin mimarları belki de bu hususu düşünmüşlerdir, kim bilir? Abraham Salomon Kamondo’nun torunlarına düşkünlüğü sebebiyle kamusal alana hediyesi olan merdivenleri bir dönem Levanten tüccarların da kısa yol güzergahıymış. Milenyum sonrası İstanbul dünyasında ise başta Instagram fotoğrafçılığının ve yine yolu kısaltmak isteyenlerin favori güzergahı.

Tam arkamda ihtişamlı yapısıyla Salt Galata kalıyor.  Özellikle yapının ikinci katına sütunlar ve geniş çerçeveler hakim. Salt Galata’nın içerisinde ise neo-klasik denilecek bir üslupta dev sütunlar, dama şeklinde bir zemin yer alıyor. Yakın zamanda Gerard de Nerval’in İstanbul Yolunda adlı kitabını almak için geldiğim Salt Galata’nın kütüphanesinden Kamondo Merdivenleri’ni görebilmiştim. Binanın mimarı Fransız asıllı Levanten Alexandre Vallauri, burası 1892 yılında Bank-ı Şahane adıyla açılmış. Birçok mimarin ortak görüşüne göre ise yapının ön ve arka cephelerinde neoklasik ve oryantalist mimarinin şaşırtıcı dengesi söz konusu.

Merdivenleri ağır adımlarla çıkıyorum. Avusturya Sen Jorj Hastanesi’nin yanından, Bereketzade Medresesi Sokak üzerinden Galata Kulesi’ne doğru yürümeye başlıyorum. Sen Jorj Hastanesi, 1872 yılında kolera salgını esnasında Graz’dan gelen iki hemşirenin hastaları tedavi etmesiyle kurulmuş. Sonrasında Osmanlı ve Avusturya arasında gelişen diplomatik ilişkiler sırasında hastanenin yapımı ve onarımı devam etmiş.  Hastaneyi ardımda bırakıp, Camekan Sokak’tan 1859 yılında mimar  Joseph Nadin’in tasarladığı bir dönem İngilizlerin postane işleri için kullandığı Postane İstanbul’un kavisli, geminin burnuna benzeyen dış cephesinin yanından kuleye doğru yürümeye başlıyorum.

Camekan Sokak’la birlikte yol daralıyor, güneş kendisini iyice belli ederek sıcakla beraber nem saldırıya geçiyor, tişörtüm yavaştan renk değiştirmeye başlıyor. Galata’nın kendine has, üzerinde mutlaka genç aşıkların imzasının yer aldığı mermer taşlı, önlerinde mutlaka en az bir kedinin beklediği geniş kapılı, Fransız balkonlu, gökyüzüne doğru yayılan yapılarının arasından yürüyorum. Kalabalıklar ve her dükkandan yükselen türlü müzik arasından geçiyorum.

Evliya Çelebi’nin aktardığına göre Galata’nın adı Yunanca “süt” demek olan Galata’dan geliyormuş. Büyük İskender devrinden sonra semt civarındaki yeşili bol verimli arazide otlatılan koyun ve sığırdan elde edilen süt daha sonra krala götürülmüş. Yine Evliya Çelebi, Galata civarında envai çeşit balık bulunduğunu, meyhanelerinin çok meşhur olduğunu, akşamcıların bol, çalgıcıların farklı dillerde meşk eylediğini, ortamın karnalavesk olduğunu ve kendi deyimiyle “İnsanın canı ve ruhunun gıdası kuş sütü”’nün de burada olduğunu aktarır. Evliya Çelebi’den yüzyıllar sonra arşınlandığım dar sokaklarda tarihin tuhaf bir şekilde tekrar ettiğini düşünüyorum. Hatırlayalım, çok değil kısa bir zaman önce Galata Kulesi’nin önüne plastik masa ve sandalyeli, karbonatlı çayı, güneşten solmuş renkli güneş şemsiyeleriyle çay ocağı açılmıştı. Evliya Çelebi’nin anlattığı şenlikli Galata günlerin yerini çay, sigara kadrajlı kötü kule önü fotoğrafları yer almıştı. Evliya Çelebi, Galata önü çay ocağı döneminde gelseydi Seyahatname‘ye nasıl not düşerdi acaba: “Galata’da yüzlerce çay ocağı bulunmaktadır. Çaykolikler, çay edebiyatçıları, her gün Galata Kulesi’nin altında Fanta logolu şemsiyelerin altında toplanıp taşikardi olana kadar çay içip, fabrika bacası gibi sigara tüttürürler, karınları acıkırsa da çift kaşarlı tost yerler.” Neyse ki, şimdi çay ocağı yok. Ama kötü kadrajlı, tuhaf  hashtagli Instagram fotoğrafçılığı devam ediyor.

Kısa bir süre sonra Camekan Sokak’ın sonunda Galata Kulesi’ne geliyorum. Alnımdaki terleri elimle silip, yakınlardaki bakkaldan soğuk su içip kuleye doğru yürümeye başlıyorum. Kulenin kubbesi ve balkonu karşılıyor beni, kısa bir süre sonra da tüm gövdesi ve onun önünde bekleyen dünyanın her yerinden gelmiş turist kalabalığı. Teknolojinin son harikası cihazlar ve renkli şemsiyeler elbette Asya ülkeleri tarafında. Güneş yanığı, ter, gömlek, sandalet Anglosakson ülkelerinde yer alıyor. Eurovision yarışmasını andıran çok kültürülü ortamda, bizim ülkemizin payına ise v-logçular düşüyor. Selfie çubuklarına takılmış cep telefonlarına karşı konuşanlar, telefonunu kaldırımın üzerine koyup Galata Kulesi hakkında  bilgi verenler, birbirilerinin kadrajlarına yanlışlıkla girip kavga edenler, sunumlarını şaşıranlar, kule tarihi hakkında internette kısa bir araştırmayla ulaşılabilecek bilgileri bıkmadan usanmadan anlatanlarla, kulenin önünde “Bir de beni tek çek” anı yaşayan, kule tarihiyle pek ilgilenmeyip, kulenin etrafında dolaşıp, Instagram için yazlık ve kışlık anı biriktiren turistler var. Merak etmeyin, kule tarihinden, Cenevizlilerden, kulenin yapılma hikayesinden, Bizans dönemindeki İspanya ve Ceneviz saldırılarından, semtin ihya olma sürecinden, Osmanlı idaresindeki restorasyonundan, günümüzde müze olarak kullanılmasından, artan kira fiyatlarından, pahalı mekanlarından bahsetmeyeceğim. Biletimi alıp kulenin tepesine çıkmak istiyorum sadece. Size en başında dediğim gibi bugün ben de Instagram turistiyim. Tarihsel gezintiye sonradan E.’yle birlikte gelmeyi planlıyorum.

Biletimi alıp, kulenin içerisine giriyorum. Taş duvarlar ve restore edilmiş merdivenlerden yukarı çıkmaya başlıyorum. Her katta kulenin tarihi, antik geçmişi ve Hezarfen  Ahmet Çelebi hakkında bilgiler yer alıyor. Ağır adımlarla her katta ufak gezintiler yaparak en üst kata ulaşıyorum. Yuvarlak başlıklı geçitten geçip balkon kısmına çıkıyorum. Girişin önü kalabalık. Fotoğraf çektirip, İstanbul’a dair klişe şairane sözler söyleyen çıkıyor, yerlerine yeni turistler giriyor. Balkondan evini bulmaya çalışanlar, “Kuleyi satın alıp, burada yaşayacaksın”, “Galata’daki kira fiyatlarını duydun mu? Ateş pahası?”, “Vallahi ben Anadolu tarafını seviyorum. Burası insan kalabalığı, gürültüsü, nasıl yaşıyorlar?” diye hayal kuranlar da kenardan manzarayı hayranlıkla seyrediyorlar. Kendime kuytu bir köşe bulup önümdeki manzaraya bakıyorum ben de. Sol tarafımdan Eminönü İskelesi gözüküyor. İstanbul’a tepeden bakınca ister istemez aklıma Hezarfen Ahmet Çelebi geliyor. Kanat takıp, Galata’dan atlayıp Üsküdar’a kadar uçmuş. Olay nasıl gerçekleşmişti acaba? Her türlü bilimsel varsayımı göz önüne alarak ince hesaplamalarla kanat takıp uçmayı mı başarmıştı? Uçma merakı yüzünden babası ona kızmış mıydı? Uçma girişimi eylemi sarayda nasıl karşılanmıştı peki? İçki yasaklarından sonra uçma yasağı da gelmiş miydi? “Şu andan itibaren İstanbul civarında içki içip, uçmak yasaklanmıştır” veya tam atlamak üzereyken, yükseklikten başı dönmüş ama kulenin etrafına toplanan ahalinin “Düşecek lan bu salak!”, “İşimizi gücümüzü bıraktık. Atlayacaksan atla!”, “Yok bu millet adam olmaz. Gavur, dünyanın  sonuna kadar gidiyor. Biz daha kuleden atlayamıyoruz. Yok abi, yok bizden olmaz”, şikayetlerinin arasında “Yaparsın Hezarfen”, “Uçarsın Hezarfen” gazıyla mı uçmuştu? Uçup Üsküdar’daki bir çay ocağına mı düşmüştü? Ahali, insanın uçmasına şaşırıp onu kıyamet alametinden mi sandılar? Bilinmez.

Hezarfen  varsayımlarından tekrardan manzaraya dönüyorum. Güneş yanına yaklaşmış iki bulutun arasından denizin üzerini aydınlatıyor.  Öğleden sonrasının güneşi, denizin ve Galata Kulesi’nin tam üzerine düşmüş durumda. Denizin laciverte dönmüş rengi, güneşin kızıllığıyla harmanlanıyor. Güneş ışıkları çatılara, çatıların üzerindeki antenlere ve camlara düşmüş. Hiçbir şey düşünmeden öyle sessizce izliyorum. Vapur, peşinde iz bırakarak süzülüyor; martı, kanatlarını açarak kendini havaya bırakıyor; pamuk kıvamına gelmiş bulut havada yavaşça süzülüyor; ardından uçak, beyaz izlerini bırakarak bulutu takip ediyor. Çevremde yine v-logçular, Instagram fotoğrafçıları var. Onlardan, selfie çubuklarından, devir daim halindeki fotoğraf çekimlerinden başka bir kenara doğru kaçıyorum. Tek başına manzarayı seyreden düz siyah saçlı, ela gözlü çok güzel bir kadının yanına geliyorum. Ellerini balkonun sütunlarının üzerine koymuş, dikkatle belki de bir daha tekrar etmeyecek bu anın güzelliğinin tadını çıkarıyor. Çünkü her şey sadece bir defa olur ve biter. Yeniden yaşadığımızı sandığımız anlar ancak yanılsamadan ibarettir. Bu sırada denizden rüzgar esip düz siyah saçlarını uçuruyor. Ela gözlerine boğazın mavi rengi yansımış.

Artık kadın da manzaranın güzelliğinin parçası haline geliyor. İleride bölük pörçük de olsa hatırlanacak anıların güzelliğinin bir daha tekrarlanmamasında, arzunun çekiciliği ise ulaşılamaz olmasında ancak fantezi evreninde gerçek kılınmasından kaynaklanıyor. Arzunun ironisi gerçekleştiği anda büyüsünün yok olmasındandır. Bu yüzden gerçekleşmeyen arzu hep bir arayışın parçasıdır. Baktığım boğaz manzarası, renkler, denizin yarattığı sakinlik, yanımda tüm duru güzelliği ve kendi yalnızlığıyla barışık haldeki bu kadın da ulaşamayacağım bir arzunun ve bir yerlerde hatırlanacak güzel bir anın parçası artık. Çünkü ismini bilmediğim kadınla asla tanışmayacağım, ne yaptığını, kim olduğunu bilmeyeceğim, en fazla rüya evreninde karşılayacağız, güzelliğini ancak orada vurgulayacağım ama tüm hikaye başlamadan orada bitecek, ilerlemeyecek. Yolda saliselik göz temasıyla yanlarında geçen insanlar,  kalabalık mekanda çarpışan retinalar gibi olacak… Yaşamın tahrik edici güzelliği o saliselik bakışta, hikayenin bütününde değil. Alışkanlılar ise yaşamın devamlılığının esasıdır.  Biz sadece ufak bir anın, geleceğin silik birer imgesi, ancak benim hatırlayacağım bir hatıra olduk. Birçok kişi için İstanbul da böyle bir durumu ifade ediyor: asla elde edilemeyecek arzunun hayali… Gündüz Vassaf’ın dediği gibi: “Fethedildim, yağmalandım, nice donanma demir attı sularımda, gelen giden bayrak dikti topraklarıma, bayrağım yok, dinim yok, sadakat aramayın bende, biri gider, öteki gelir, ben kalırım.”

Kadın tek bir fotoğraf karesi dahi çekmeden yanımdan ayrılıyor. Şimdi ben onun yaptığı gibi denizi seyretmeye devam ediyorum. Aklımda bir Orhan Veli dizesiyle:

“Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?
Böyle mi görünür her zaman?
Her zaman güzel mi bu kadar,
Bu eşya, bu pencere
Değil,
Vallahi değil:
Bir iş var bu işin içinde”


Kapak görseli: Henri-Cartier Bresson – 1964, Kamondo Merdivenleri

Bir Cevap Yazın

Kent

Ankara’dan İstanbul’a bir uzun yürüyüş

Ankara’yı İstanbul’la kıyaslayanlar hep pek acımasız. Ellerinde bir vapur, bir deniz, habire vuruyorlar bozkırın içinde kendi kendini var etmiş bu şehre. Oysa, İstanbul’un pek çok...

Kent

Flanörün Yeniköy Yürüyüşü

İstanbul’da birden fazla İstanbul var. Mesela Eminönü’nü düşünelim, binlerce oltanın aynı anda denize sarkıtıldığı, balıkçı lokantaların yan yan sıralandığı, tüm havlu ve bornozcuların aynı yerde...

Kent

Şehrin Seslerini Aramak

2019 yılıydı sanırım, buluntu fotoğraflardan oluşan bir kısa film yapmak istiyordum. Filmi yapabilmek için de olabilecek en az bütçeyi harcamam gerekiyordu. Elimdeki paranın tamamıyla oldukça...

Kent

Flanörün Heybeliada Yürüyüşü

Aralık ayının son günleri, E.’yle birlikte Heybeliada’ya doğru gitmekte olan bir vapurdayız.  Dışarıda yağmur ve fırtına var. Poyrazdan destek alan dalgalar vapurun kenarlarını dövüyor, denizin...