KentFlanör

Flanörün Büklüm Sokak Yürüyüşü

Büklüm Sokak’tayım. Sokağın bir ucu Akay’a diğer ucu Tunalı’ya bağlandığı için “Tunalı civarının meridyeni” de diyebiliriz burası için. Akay’ın başından yürümeye devam ediyorum. Dünyanın en tuhaf iç açıları toplamına sahip otel, hastane, gece kulübü üçgeninin arasından geçiyorum. Siyah camlı bir araba otelin önüne yanaşıyor, bavullar hızlıca bagajdan çıkarılıp, lüks arabanın sahibi otele davet ediliyor. O sırada, farklı zaman dilimine sahip gece kulübünden yorgun suratlarla çıkan bir kadın ve siyah takım elbiseli bir adam eczaneye giriyor. Yolun karşısında kalan hastanede ise hasta yatışı ve hasta çıkışı aynı anda gerçekleşiyor; hastası olanlar, kapının önünde art arda yaktıkları sigaralarıyla efkar dağıtmaya çalışıyorlar. Aynı anda farklı hayatlar ayrı zaman diliminde karşılaşıyor; herkesin bekleme süresi farklı…

Hastanenin yanında ise 1930’lu yıllarda çekilmiş Hollywood filmlerinin isimlerine benzeyen gece kulüpleri ve aralarına sıkışmış İran Lokantası sıralanıyor. Sırtlarında sazlarıyla müzisyenler akşama hazırlık yapmak için gece kulüplerine girerken diğer tarafta safranlar tek tek lokantaya getiriliyor. Safran gece kulübü diyalektiğinden de kendimi başarıyla sıyırmayı başarıyorum. Sokak başındaki tuhaf karşılaşmalar ve ürkütücü sessizlikleri artık arkamda. Büklüm’de ağır adımlarla yürürken dikkatimi en çok etrafın sessizliği çekiyor. Ne Kennedy’nin halı üzerine dökülen oyuncak arabalarına benzeyen gürültüsü var ne de Akay’ın neon aydınlatmalı eğlence ortamı… Sokak, kendini görünmez bir pencereyle dış dünyaya kapatmış gibi duruyor. Bu tespitim hızla yanlışlanıyor çünkü sokağın ilerisinde gürültülü bir tartışma söz konusu. Bir kadın sinirli bir şekilde çöpçüye kızıyor, çöpçü sakin bir şekilde işini yapmaya devam ediyor, kadının yanındaki adam ise kadını sakinleştirip, olay yerinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Kadının siniri yatışacak gibi değil. Apartman sakinleri, sakinliklerini bozan bu anı, pencerelerinden iş makinesi olduğu kadar kavga seyretmeye de meraklı olanlar durup tartışmayı izliyorlar. Olay mahalline usta bir dedektif gibi yanaşıyorum, mevzu birden çok gizemli görünüyor bana. Tartışmaya doğru yaklaştıkça sigarayı bıraktığıma pişman oluyorum, tam sigara içilecek ya da sigaraya başlanacak bir gerginlik var. Kadın, “Yaprakları nasıl toplarsınız? Böyle şiirsel bir ortamı nasıl bozarsınız? Şu güzelim sarı yapraklara nasıl kıydınız? Nasıl?” diye bağırıyor, çöpçü ise bir yandan yaprakları süpürmeye devam edip, sakin bir şekilde “Abla bu benim işim. Neden toplamayayım? Hem ölü yaprak onlar, boşver gitsin,” yanıtını veriyor. Kadının sevgilisi olduğunu düşündüğüm adam ise kadını oradan uzaklaştırmaya çalışıyor “Gel hayatım başka bir yerde çekeriz  fotoğrafı. Her yerde yaprak var, bak!” diyor. Adamın bu klişe ve diplomatik önerisi şimdilik işe yaramışa benziyor. Kadın söylene söylene olay yerinden ayrılıyor. Hayatı sosyal medya sayesinde film tadında yaşayan bir çift, etrafa saçılmış sarı yaprakların yarattığı doğal platoyu kullanmak istemiş ama kaldırımların temiz ve gri kalmasını isteyen bürokrasi duvarına toslamış. Dünyanın en anlamsız tartışmalarından birinin tanığı olarak olay yerinden uzaklaşıyorum.

Seğmen Hotel’in bulunduğu yerden karşıya geçiyorum. Sanırım tüm tuhaflıklar artık geride kaldı. Bir zamanlar Anka Haber Ajansı’nın da bulunduğu, etrafı ağaçlarla çevrili apartman önünden yoluma devam ediyorum. Yolumun üzeri artık ağaçlar ve eski apartmanlarla çevrili, üstelik bu sefer ister inanın ister inanmayın, etraf çok sessiz. Sokağın bu hattı eski Ankara’yı bir nebze de olsa hatırlatıyor. Giriş katlarında mutlaka eczanenin, kuaförün, bakkalın, yorgancının, terzinin ve hayata dair iddialı bir sloganın olduğu (Mesela önünden geçtiğim apartmanın duvarında “Bıhtık ya” yazılı) eski evler zamanı durdurmuş gibi, hayat burada biraz daha yavaş akıyor sanki. Yol boyu bir araba bile geçmiyor. Büklüm Hotel’in olduğu kavşağa doğru geliyorum. Yanımdan kırmızı üzerine sarı renklerle “SSCB” yazan eşofmanıyla Doğu Blok’unu Büklüm’de temsil eden bir koşucu geçiyor. Yolun yokuş tarafında ise köpeğini gezdirmeye çıkaran “Hard Rock Cafe” montlu, kovboy çizmeli bir adam var. Cadde üzerinde Soğuk Savaş rüzgarı esiyor, gözler tarihin sonu tezini ortaya atan, her dönemde ayrı bir şekilde dalga geçilen Fukuyama’yı arıyor. Ekonomik kriz, nükleer tehlike, dünyanın sonu, Soğuk Savaş hatta SSCB montları moda akımı olarak yeniden karşımıza çıktı, tarih öyle böyle geri dönmedi hem de… Tarih sürekli tekrar ediyor doğru, bizim kuşak üzerinde hep kötü bir şaka olarak tekrar ediyor galiba. Yeri gelmişken ben de liberallerle ve Fukuyama ile bir doz dalga geçiyorum elbette. Rezil olmalara doyamadılar çünkü…

Hard Rock Cafe montlu adam sigarasını Zippo çakmağıyla ateşleyip, köpeğiyle yolun karşısına geçerek gezintisine devam ediyor. Gözüm ister istemez montuna dikkat kesiliyor. Hard Rock Cafe zinciri dünyanın farklı başkentlerindeki şubeleriyle meşhur. 1990’lı yıllarda Ankara’ya da açılmış. Türlü tuhaflıklar neticesinde kapanmış. Dönemin bar tanıkları barı pahalılığıyla, döneme tanıklık edemeyenler ise nostaljisiyle anıyor. Ama iki jenerasyon da bar şimdi açık olsa adisyonun ateş yakacağını, tansiyon çıkaracağını biliyor. Hayat pahalı, çok pahalı… 30 yaş tansiyon ve sinir hastalığı diye bir şey olmalı artık.

Olasılıklardan ve erken yaşlanmadan çıkıp yürümeye devam ediyorum. Gündüzden yanmaya başlayan kırmızı neon aydınlatmasıyla Tattoo Kitchen’ın önünden geçiyorum. Cem içeride tam konsantre çalışıyor. Açık pencereden Little North’tan The Kite melodisi geliyor. Yandaki apartmanın girişindeki dükkanın önünde ise esnaf, esnaf dostu, müşteri ve yan dükkandan sohbete gelenler, gün sonu yapmak üzere: Çaylar içiliyor, çay kaşıkları greyder gürültüsüne benzer bir şekilde karıştırılıyor, türlü komplo teorileri kurulup, tartışılıp, yeni fikirler ortaya atılıyor: “Dünyayı yöneten yedi gizli aile var ya? Onlar bizim Mars’a çıkmamıza engel oluyor”, “Elektrik zammını Amerika yani Ronald Reagan yapıyor.” Dükkanın yanındaki Kakule’nin önündeki masalarda ise başka bir dünya var hiç kuşkusuz. İlişkiler, ayrılıklar, astroloji, dedikodular, iş hayatının bunaltıcılığı, en çok da sıkıntı masaların eşlikçisi: “Bizim patronun yükseleni kova, o yüzden uyumlu çalışamıyoruz”, “Retro geliyor, şu aralar yeni işe ilişkiye başlamamalısın”, “Günde 16 saat çalışıyorum, kanka. Aldığım maaşa bak! Bunca yıl boşuna mı okuduk!?”

Hafif bir rüzgar esip, ağaç dallarında güçsüzleşmiş yaprakları da aşağıya düşürüyor. Hava yavaştan kararmaya başlıyor, gökyüzündeki mavilik koyulaşıyor. Büklüm’ün tarihe direnen evlerinin ışıkları aydınlanıyor. Arkadaşlarımla bulaşacağım Last Penny’e doğru yaklaşıyorum. Barın da aydınlatmaları açılmış. Bahçede oturan arkadaşlarımı bulup onların yanına geçiyorum. Biramı söyleyip, muhabbetin ortasına kendimi bırakıyorum… Yaşamın esası yapmaktan sıkılmayacağımız tekrarlardan kurulu. Kısa bir yürüyüş, gün batarken içilen bira, hafif çakırkeyif edilen muhabbetler, tanışılan yeni insanlardan dinlenen hikayeler, iyi bir sohbet, mekanda tesadüfen çalan sevdiğin bir parça… Elde kalan nadir iyi şeylerden galiba.

Bir Cevap Yazın

Kent

Ankara’dan İstanbul’a bir uzun yürüyüş

Ankara’yı İstanbul’la kıyaslayanlar hep pek acımasız. Ellerinde bir vapur, bir deniz, habire vuruyorlar bozkırın içinde kendi kendini var etmiş bu şehre. Oysa, İstanbul’un pek çok...

Kent

Flanörün Yeniköy Yürüyüşü

İstanbul’da birden fazla İstanbul var. Mesela Eminönü’nü düşünelim, binlerce oltanın aynı anda denize sarkıtıldığı, balıkçı lokantaların yan yan sıralandığı, tüm havlu ve bornozcuların aynı yerde...

Kent

Şehrin Seslerini Aramak

2019 yılıydı sanırım, buluntu fotoğraflardan oluşan bir kısa film yapmak istiyordum. Filmi yapabilmek için de olabilecek en az bütçeyi harcamam gerekiyordu. Elimdeki paranın tamamıyla oldukça...

Kent

Flanörün Galata Yürüyüşü

İstanbul sıcak değil, çok sıcak. Üstelik nemli. Karaköy’den Galata’ya doğru yürürken alnım ve tişörtüm Slavoj Zizek’in sunum sonrası terden sırılsıklam olmuş haline büründü. Peki, Galata’da...