KentFlanör

Flanörün Aksoy Caddesi Yürüyüşü

Beşevler metrosundan çıkıp tavuk dönerci, kahveci ve fotokopici enflasyonunu arkamda bırakarak, Aksoy Caddesi’nin önüne geldiğimde birden gözlerim sulanıyor, hapşırmaya başlıyorum. Cadde boyunca uzanan ağaçlar ve açmaya başlayan çiçekler bana baharın gelişini Turgut Uyar şiiri yerine kağıt mendille hatırlatıyorlar. Kötü şans! Gökyüzünü yeşil bir örtünün kapladığı cadde üzerinde yürümeye başlıyorum. Zaten bana sorarsanız burası Bahçeli’nin en yeşil yerlerinden biri. İnanmıyorsanız bahar alerjime sorun.

Mimoza ağaçlarının sarı yapraklarını kaldırıma serpiştirdiği yol üzerinde yürümeye başlıyorum. Caddenin başı büfe, hamburgeci, pizzacı ve tüm bunları yedikten sonra sindirmek için açılmış kahveciler gibi öğrenci dostu mekanlarla dolu. Yüksek kolesterollü mekanların sırasını geride bıraktığımda ise karşınıza beni okey, bezik, briç hizmeti sunan yeni nesil kıraathane karşılıyor. İçerisi her yaştan oyun meraklısını ağırlıyor. Sigara dumanlarına farklı meyve aromalarından oraletler, kahkahalara ise son ses açılmış pop şarkıları eşlik ediyor. Normalde böylesine bir gürültüde kimsenin kimseyi duymaması lazımken oyun meraklılıkları tilki gibi, ince sesleri de duyuyorlar. Okey taşlarının şangırtısı bende, 1990’lı yıllarda kıyı beldesindeki bir yazlıktaymışım hissini yaratıyor. Hani, temmuz ayında geceleri bir taraftan kol ve bacaklarınızın açık kalan kısımlarını sivrisineklerin ısırdığı, ağustos böceklerinin bile uykuya daldığı, gecenin en geç saatlerine kadar oynanan okey turnuvaları… Yürümeye devam edecekken hapşırmaya başlıyorum. Hapşırık bittikten sonra bir adım atıyorum sonra yine hapşırıyorum. Hapşırık ve yönsüz yürüyüşüm beni çiçekçi ve çiçekçinin bulunduğu evin kenarına yapılmış Barış Manço resmine götürüyor. Barış Manço’nun yüzü sokağa dönmüş durumda; eczacı, esnaf kültürüne uygun bir şekilde dükkanın önüne koyduğu taburesiyle yarı uyuklar vaziyette Manço’yla aynı yere doğru bakıyor. Çiçekçi rüyasında “Adam Olacak Çocuk” programına çıkıp, “Büyüyünce çiçekçi olmak istiyorum Barış Abi” demiş midir? Demişse o pazar en büyük alkışı o almış olabilir mi? Bilinmez, rüyalara karışılmaz.

Rüyalar alemindeki eczacı ve Barış Manço’nun ardından geçen sene sıklıkla uğradığım kahvecinin yerine, camında Brad Pitt’in resminin olduğu berber salonun açıldığını fark ediyorum. İçeride suyun altında bir ense ve enseyi seri şekilde yoğuran berber var. Dükkanın iddiası herkesi sihirli bir şekilde en az Brad Pitt kadar çekici hale getirmek olsa gerek. Berber, kelleyi havluyla sararak yavaşça yukarı kaldırıyor ve sanki gizemli bir yüz değiştirme ameliyatı yapılmışçasına havluyu açıyor, adam şaşkınlıkla aynada kendine bakıyor. Kafasını bir o yana bir bu yana çevirerek berberin mucizesini anlamaya çalışıyor. Berber illüzyon etkisi geçmeden aynayı hemen adamın ensesine tutuyor, tüm sihir burada başlıyor zaten. Enseler estetik olduysa berber işini ustalıkla yapıyordur.

Yolun biraz ilerisinde Konuk  Kitabevi’nin önüne geliyorum. Bahçeli’de nadir bulunan bir sahaf burası. Dükkanın camlarında baskısı tükenmiş nadir kitaplar, yayın hayatına son vermiş dergiler var. Cama biraz yaklaşıp, dergilerin yayımlandığı yıllarda kapaklarında neler olduğuna bakıyorum. Eski dergiler ve kitaplar beni kollarından tutup içeri sürüklüyor. Bir defa sahaflara uğradıysanız ne kitaplardan ne de yaşanmışlıklardan kaçabilirsiniz zaten. Masalara sıralanmış kitaplar arasından mekan sahibi bizi güler yüzle karşılıyor. Gün boyu canıma okuyan polen alerjisine bu sefer toz alerjisi ekleniyor. Peşi sıra hapşırıyorum.

Hapşırmalarım bir yerde noktalanırsa adama “merhaba” diyebileceğim. Hapşırık aralarını bekleyip, her araya bir cümle sıkıştırıyorum. Böylelikle tanışmış oluyoruz. Biraz sohbet ediyoruz. Kitapların aşırı pahalı olmasından şikayet ediyoruz. Sahafla sıkıntılarımız ve endişelerimiz aynı. Memduh Şevket Esendal’ın Ayaşlı ile Kiracılar’ının eski bir baskısını bulup, satın alıyorum. Sahafla vedalaşıp yola devam ediyorum. Hüseyin Rahmi Gürpınar romanlarından çıkmış ismiyle Göktaşı Apartmanı’nın önünden geçiyorum. Apartmanın adı nereden geliyor? Feza meraklısı mı? Ay’a ilk gidişi televizyondan mı seyretti? Bilinmez ama apartman sakinlerinin gün boyu NASA’nın sosyal medya hesaplarını takip edip, tüm astronomi gelişmelerini yakından takip ettiklerine inanıyorum.

Ağaç dallarının gökyüzünü örttüğü sokak boyunca yürüyorum. Kentsel dönüşümle eski Bahçeli evleri karşı karşıya. İnşaat, toz, duman; üç katlı, yeşillikli apartmanlar…  Geçmiş ve gelecek arasındaki tuhaf boşluk… Henüz yıkılmamış evlerin bahçelerinde açmaya başlayan çiçekler, göz kaşıntımı artırıyor. Yeni bir seri hapşırık krizi kapıda. Zoraki mola için önüme çıkan The Celt Irish Pub isimli bara oturuyorum. Dış cephesi yeşil ahşapla kaplı, içeride Thin Lizzy çalıyor ve bol miktarda İrlanda Yoncası ve Guinness reklamı var. Pencere kenarına oturuyorum. İki adım mesafede bir mimoza ağacı var. Ağaç neredeyse apartman boyunda. Ufak bir rüzgarla tohumları etrafa saçılıyor. Ortama uyum sağlamak için hemen kendime bir Guinness söylüyorum. Biralar sipariş hızına uygun bir şekilde masaya servis ediliyor. Güneşin kızıllığı masaya gece lambası gibi düşmüş. Kendimi uzatmalı rehavet havasının kollarına bırakmış durumdayım. Sokak giderek kalabalıklaşmaya başlıyor. Köpeğini gezdirmeye çıkanlar, bir mekandan başka bir mekana yolculuk yapanlar, aynı kaldırıma beş kişi sığmaya çalışan öfkeli ve ergen erkek grupları yanımızdan geçip gidiyor. Boş geçen zamana kendimi bırakıyorum, biramı içip, etrafı seyrediyorum. Hiçbir şey yapmamanın dayanılmaz çekiciliği, bu iyi, böyle kalsın bir süre.

Kaynak: Google

Hesabı istiyorum, artık kalkma zamanı. Garsonun bardağın içerisine sıkıştırdığı adisyonu ferman gibi açıyorum. İçki fiyatlarındaki hızlı artış nedeniyle barlarda hesap ödemek artık anksiyete yapıyor. Evet, şaşırtıcı olmayan şekilde geçen hafta içtiğimden yüksek bir ücret geliyor. Artık bar bar dolaşıp fiyat listesi çıkarıyoruz. Hititler’den beri bira içilen coğrafyada yaşıyoruz. Bira bu kadar pahalı olmamalı! Her şey bu kadar pahalı olmamalı! Suratım ekşiyor, hesabı ödeyip yoluma kaldığım yerden devam ediyorum. Yolun ilerisinde bir başka kentsel dönüşüme denk geliyorum. 1990’lı yılların başında terör saldırısında öldürülen hukukçu Muammer Aksoy’un oturduğu ev yıkılmış ve yerine hızla yenisi yapılmış. Apartmanın girişinde bulunan kemeriyle ve iki katlı olması sebebiyle Bahçeli’nin ikonik yerleşkelerinden biriydi. Esas önemi ise hiç kuşku yok ki, Muammer Aksoy’dan geliyordu. Tarihe vurulan her vinç darbesi, geçmişe ve hafızaya vurulur aslında. Apartmandan geriye kalacak moloz yığınları ise hem memleket tarihine hem de hafızasına dair kesik… Geçmişle yüzleşmek yerine, çocuksu bir tavırla geçmişin üzerini örtmeye çalışan bir ülke burası.

Aksoy Apartmanı yıkılmadan önce

Cadde sonuna yaklaştığımda aslında nereye gideceğime tam olarak karar vermediğimi fark ediyorum. İnsan nereye gideceğini bilemediği bir yerde mi yolunu bulur aslında? Ya da rotasız bir yolculuk mu sizi istediği yere götürür? Bilmiyorum. Ama şehirle en çok içinde yönsüz bir şekilde yürüdüğüm zaman aidiyet kurabiliyorum, bundan eminim işte.

Bir Cevap Yazın


Tunalı Hilmi Caddesi D&R Kent

Anılara dönüşmek ya da anda kalmak

Yazın gelip gelmeme konusundaki kararsızlığını kah bulutların ardına saklanıp Ankara’yı yeniden griye boyayan kah bütün ihtişamıyla gökyüzünde parlayıp bize harika bir ışık demeti sunan güneşin...

Kent

Flanörün Büklüm Sokak Yürüyüşü

Büklüm Sokak’tayım. Sokağın bir ucu Akay’a diğer ucu Tunalı’ya bağlandığı için “Tunalı civarının meridyeni” de diyebiliriz burası için. Akay’ın başından yürümeye devam ediyorum. Dünyanın en...

Kent

Ankara’dan İstanbul’a bir uzun yürüyüş

Ankara’yı İstanbul’la kıyaslayanlar hep pek acımasız. Ellerinde bir vapur, bir deniz, habire vuruyorlar bozkırın içinde kendi kendini var etmiş bu şehre. Oysa, İstanbul’un pek çok...