KentMeseleler

Ankara’nın Bir Köşesinde Saklanan Karahindiba

Gittiğim her yerde dilek dolu bir hayat fazı geçirebileyim diye en güzelinden birer karahindiba yeşerttin. Biraz fazla sevgi doluydun sanırsam, tek bir an bile yalnız yaşayan bir öğrenci olduğumu hatırlatmadın bana. Hiç hatırlatmak gibi bir niyetin de olmadı zaten.

Karahindibalarını her bulduğumda, ki bunları sonbaharın başlarına denk getirmeye özen gösterirdin, çok özenli bir şekilde zihnimi topluyordum. Sanki Kuğulu Park’ın köşe bucaklarında, Ayrancı’da herhangi bir sokağın ucunda, Ankara Kalesi’nin -taşlı yollarına inat- eskicilerinin önünde bulamayacak gibi bir de “Öbür dileklerim de vardı ama!” diye üzülüyordum. Ha tabii, Botanik’teki ağaçların altında da bulabilirdim ama; dileklerim botanik için fazla fakir, mutsuz ve en çok da -ki bu sebepten ötürü bana çok kızardın- umutsuzdu.

Hiç aklıma gelmedi sana sormak. Sen ne istersin? Sen ne istersin koca şehir? Benim ruhumu dinlendirmek için Tunalı’nın kalabalığına karışacak kadar pak olmadığımda Tunus Caddesi’nde bıraktığın sessizliği ödeyebilmek için ne yapabilirim sana diye düşündüm uzun süre.

Pek bulamadım cevabı, yürüdüm Dost’ta kitaplara baktım; tabii o zamanlar bilmezdim en doğru cevabın senin en yakın bulabildiğin gönülde -bende- olduğunu. Yorulduğumda çıktım Konur’daki binalardan birisine, oturdum çay içtim. Sen burada adım atan insanların kahvesine ne kadar süt döktüğünü dahi bilmene rağmen cümleme “Bilmiyorum, tanır mısın ama…” ile başlamak adetimdir, o yüzden kusuruma bakmazsın umarım.

Bilmem, tanıyor musun fakat Mehmet Amca var bu kafe mi yoksa restoran mı olduğunu anlayamadığım yerde. Adamla arada bir sohbetimiz oluyor, sigarasını benim yanımda içiyor canını yediğim.

Bana da uzatıyor, yok amca sigaranın fiyatı böyleyken bir de ben mi seni çarçur edeyim, diyorum. Sen gönderiyorsun bu yüce gönüllü insanı Ankara, ben biliyorum. Ben yalnız kalmayayım diye bunlar hep. Oysa ben senin kollarında doğduğumdan beri hiç yalnız olmadım ki.

Sigarasını o kadar uzatınca alıyorum bazen; unutkan ya, bazen de yok içmiyorum ben amca diyorum. Bu yere gelmeyi akleden sınırlı insanlardan olduğumdan herhalde, içinden bir yerler bana karşı borçlu hissediyor. Mehmet Amca da bunu bir dalı, bir çayı ve bir sohbetiyle ödüyor işte.

Eskiler, diyor bana, n’olmuş eskilere amca, diyorum. Uzun uzun sigarasını üflüyor, çayına attığı bir tam ve bir de yarım şekerini dikkatle karıştırıyor. öylece uzaklara bakıyor sonra bir şey demeden.

Düşüncelerimde başbaşa kalayım diye mi böylesine içine kapanık bir insan lütfettin onu bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa o da Mehmet Amca’nın beni sadece bir düşünceyle başbaşa bırakarak belli bir yola ve bunun çıkışına odaklayabildiği. Ki çoğu zaman -yani güneşli günlerdeyken- çok yardımcı oluyor. Ama bazen camlarımıza göğünden sızlattığın yaşları gördüğümde bulmaya çalıştığım cevaplarla beni de sızlatsan dahi; alıştım ya, en güzel tondaki gri! Seninle birlikte ağlıyorsam, ağlamak bana sorun değil, kanlarımdan dolup taşan sokaklar!

Konuşmalarımız Mehmet Amca’mın ölen karısı Şirin’le anılarından bahsetmesiyle son buluyor. Ki o noktada, unutkanım ya, neden eskiler dediğini anlıyorum. “Ah, sen neden onun sevdiğini topraklarına hapsettin?!” diye sana ilk kez çıkışasım geliyor! Uzaklara bakarken Mehmet Amca’mın aslında karısının gözlerine bakmaya çalıştığını anlıyorum. Sigarasını ciğerlerini ölebileceği kadar karalayabilsin diye öyle uzun uzun üflediğini anlıyorum. Karısının, çok sevgili Şirin Hanım’ın, sürekli tembih ettiği (kavga ettiği) ölçüde çayını içmeye çalıştığını anlıyorum. Anlıyorum da Mehmet Amca yine konuşmuyor anlamayacağımı düşünerek. Yaşadıklarımı ancak o anlar, diyor, anlıyor zaten, diyor.

Demiyor da, ben yine kendim anlıyorum.

Doğrudur, insanı yalnız sen anlarsın. Senin haricinde birisinin anlaması imkansızdır. Bestekar Sokağı’nın bir ucunda geçen konuşmaların çınlayışını, sen karlarını üstümüze kondururken bir yerlerde bir teyzenin evine misafir ettiği üşümüş sokak kedisini; Seğmenler çimenlerinin üstünde sarılırken, birbirine sonsuzluk yemini ettiren iki sevgiliyi yalnız sen bilirsin, görürsün, duyarsın, koklarsın. Yalnız sen anlarsın.

Kimsenin şikayetçi olduğunu düşünmüyorum bundan, olamazlar. Şikayetçi olanların buralı olduğuna, hatta seni sevdiğine bile inanmıyorum.

Oysa seni sevmek ne yüce bir kutlamadır! Artık anladım ayrıca, ben bu kadar şey isterken senin ne istediğini. Ben gönlümdeki yolda buldum en doğru cevabı.
Sana en yakın gönülde.

Bir Cevap Yazın



Kent

Su Perileri’nin yeniden dans etme ihtimali üzerine

“Heykel” Heykeli ilk ne zaman fark ettim, bilmiyorum. Ankara’ya ilk geldiğim 1995 Ekim’inde Farabi Sokak’taki evimizden, okuduğum üniversitenin servis duraklarının bulunduğu Tunus Caddesi’ne giderken önünden...

Kent

Ankara Palmiyesi #5: Kimler Ankaralıdır?

Arkadaşlar bu Ankaralılık konusunu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Kimler Ankaralıdır, kimler değildir, kendime göre açıklayayım. Çünkü bu herkesin yapabileceği kadar kolay bir açıklama. Ne bileyim “İzmirli...