KentMeseleler

Ankara Palmiyesi #9: Ankara bebesi kendine göre kibardır aslanım

– Barış Manço’nun Ankaralı sevgilisine yazdığı şarkı nedir?
– Al la beni, pul la beni.

İki bebeye “dad” olduğuma göre “dad-joke” ile başlayabilirim. Bir kısa videoda gördüm, çok güldüm. Nitekim Ankaralı insan lanlı lunlu konuşur ama kibardır. Açık sözlüdür. Hepsi Ankara çıkışlı “Adab-ı Muaşeret” kitaplarının hiçbirini okumamıştır. Belki de bu sayede kibarlık olsun diye çıtkırıldım şekillere girmez.

Ankara bebesi kibardır elbette. Bazı durumlar hariç. Bazı durumlarda berbattır hakikaten. Önce şu lanlı lunlu konuşma mevzusunun nezaket ile ilgisine bakalım.

***

Hayatta nezaket kadar oyuncu bir şey yok. Peşin hükmün en az işlediği alanlardan birisi olabilir. Hepimizin çok yanıldığı bir şey olabilir.

Mesela küfür meselesi. Nezaketle pek bir ilgisi yoktur. Gezi’de -ben İstanbul’daydım ama Ankara da aynısıydı eminim- nasıl galiz küfürler vardı, benim gibi sokakta büyümüş birisine bile “vay be” dedirtecek cinsten ağır şeylerdi. Çıtı pıtı hanımlar, beyler pratik olarak asla ilgilenmeyecekleri anne babalara sayıp döktükten sonra çarptıkları insana “ay çok afedersiniz” diyorlardı. Duyduğum en yaratıcı hakaretler ve Misak-ı Milli sınırları içerisinde gördüğüm en zarif insanlar ve durumlar Gezi Parkı Komünü’nde olmuş olabilir. Müthişti.

Zizek, askerde en yakın arkadaşıyla hakikaten arkadaş oldukları günün, onun kendisine “o.” ve “ç.” kelimelerini tamlama olarak ve ona hitaben kullandığı gün olduğunu anlatır. Bakınız ben şuraya yazmaya korkuyorum, herif suratına söylüyor diye onu arkadaş ilan ediyor.

Ankara’da nezaket işleri karışık olmuştur hep. Neyin nezaket, neyin sarkazm, neyin hakaret olduğunu ayırmak kolay olmayabilir. Çünkü Ankara insanı alıngandır. Ne zaman neye alındığını da pek çaktırmaz çünkü alıngan değildir ona sorarsanız. Dolayısıyla tanımadığınız bir Ankaralıya olduğunuz gibi davranın. Tuhaf karşılıklar alırsanız tanımlamaya çalışmayın. Geçiştirme cümleleriyle konudan uzaklaşmaya çalışın. Konuyu çözemezsiniz çünkü. Alınganlık algı düşmanıdır. Zihni bulandırır, obsesyonlara kapı aralar.

Mesela kavga meselesi. Ben dayak yemeye doyamayan insan modelini Ankara’da gördüm, bildim. Ve çok gördüm. Kimin haklı olduğundan bağımsız olarak, A kişisi ya da kişileri B kişisini dövdüğünde B kişisi kaçabilir, arkadaşlarını toplayıp dönebilir, polise gidebilir, silahlanabilir, gazetecileri çağırabilir, Instagram canlı yayını açabilir, ağlayabilir, ambulans çağırabilir. Ama ne yapamaz? Konumunu korumaya çalışamaz. Konumunda korunacak bir şey yoktur, dayak yemektedir çünkü. Dayak yemek de başka yemeğe benzemez. Her türlüsü can acıtır, aşağılayıcıdır filan falan.

Bütünüyle erkek bireylerin arasında rastlanan bu Ankaralı B kişisi dayak yer, olay yerinden uzaklaşmaz. Bir şekilde uzaklaştırılırsa büyük olasılıkla tekrar olay yerine döner. Hayır, B kişisi B planı yapmadan döner. Öylece döner. B kişisi arada güçlenmemiş, yeni taktikler öğrenmemiş, insan toplamamış, silahlanmamış, polis çağırmamış, hiçbir şey yapmamıştır. En fazla burnundan sızan kanı silmiş ve gelmiştir. Bir keresinde Ankara büyükleri Cem Öz, Murat Meriç ve fahri Ankaralı Dede Murat ile beraber iki bira boyunca dönüp gelen bir B kişisi seyretmiştik Sakarya’da. Defalarca dayak yedi. Aynı yerde, aynı insandan. Artık oflaya puflaya dövüyordu adam. Döverken saatine bakıyordu. Gelme kardeşim bir daha, diyordu. Yok, adamı kurtarmaya yeltenmedik. Adamı kurtarabilecek bir merci olduğunu sanmıyorum. Çünkü temel olarak o saldırıyordu. Saldırıya uğrayan dövüyordu. Zaten döverken de kemiklerini kırmaya çalışmıyordu.

Şimdi dünya Türkçelerinde “gerizekalılık” denen bu duruma Ankara Türkçesi “delikanlılık” diyebiliyor. O yüzden Ankara’da trafikte başınıza bir şey geldiğinde dikkat etmelisiniz. İstanbul’da bir lümpene denk gelip öldürülme, dayak yeme riskiniz yüksektir. Bu riskler Ankara’da da yüksektir. Ama Ankara’da bir de üzerine dövseniz de kurtulamayacağınız insan modeli vardır. Bunları başka yerde bulamazsınız.

***

Ankara trafiğinde akıl sağlığını korumak da çok kolay değil. Çünkü kolektif bir öküzlük hakim. Trafik, çevre yolları üzerinden aşırı kalabalık ve oldukça hızlı akıyor. Şoför koltuğuna oturan likit hale geçiyor. Bütün boşluklara akıyor. Herkes her boşluğa akma telaşı içinde oldu mu da saçma sapan Ankara trafiği çıkıyor karşınıza.

Ben dünyanın pek çok yerinde tekerlekli şeyler kullandım. İran, Hindistan, Arnavutluk ve Meksika en berbatlarıydı. Gürcistan da ilk dışarı açıldığı yıllarda korkunçtu, şimdi biraz daha iyi.

Ankara Kızılay Meydanı eski

Metin uyduruyor. Gördüğünüz gibi Ankara’nın oldukça sakin bir trafiği var. (Kaynak)

Ankara bunların hepsine bin basar. Çünkü öngörülemez bir akıldışılık var. Hindistan’daki o kaos, Meksika’daki o karşındakini asla düşünmez düzen; bir patern, bir kalıp içeriyor. Ankara’da tek bir kalıp var: Bütün boşluklara mümkün olduğunca çabuk ve bütün riskleri göze alarak sızmak. Bu da bir kalıp değil. Ankara bir trafik kepazeliği yaşıyor. Uzun yıllardır bu böyle. Üstelik bunun kurallarla filan önüne geçilebilir bir şey olduğuna emin de değilim. Kurallara uymak-uymamak meselesi Ankara için konuşulabilir bir şey değil. Ankara trafiği başka bir paradigmada. Bu kültürel bir şey haline gelmiş. Çıtı pıtı beyefendiler, nezaket abidesi hanımefendiler direksiyon simidi ellerine geçtiğinde Guguk Kuşu’ndaki hemşire Rachel oluveriyorlar. Ankara simidi sıfır, direksiyon simidi bir.

***

Size saçma gelecek ama bu trafiğe alışmamaya çalışıyorum. Biliyorum ki bir süre sonra, yanımdaki boşluğa beni çiğneyip birisi sızmasın diye boşluğu daha çabuk doldurmaya dönük hareketlere başlayabilirim. Her türlü tekerlekli cihazı iyi kullandığım için de bu konuda başarılı olabilirim. Ki zaten dünyanın bütün kurallarına uyan birisi sayılmam. Bu yolun sonu çok eğlenceli de olabilir. Her trafiğe çıkış bir challenge haline geliyor, düşünsenize. Trafiği bir bilgisayar oyunu gibi yaşama şansı veriyor hayat size. Gerçek bir Ankaralı oluyorsunuz hem de.

Ama tabii trafikte normal kalmaya çalışan insanları gözden çıkarmanız gerekiyor. Lümpenliğin ilk adımı bu zaten. Allah yazdıysa bozsun.

Nitekim bir tanesini takip ettim. Aynı mekana gireceğiz, belli. Park edeceğiz. Ben önce gelmişim apaçık. Dörtlülerimi yakmışım, manevra yapmak üzereyim. Görünür durumdayım, Matchbox sürmüyorum nitekim, gerçek arabanın içindeyim. Hop, bir hanımefendi sızıverdi oraya. Mekanda takip ettim. Garsonlara tavrını filan gözledim. Asla o dışarıdaki likit şey değildi. Normal, kibar bir insan evladıydı.

Çok eskiden, Özal filan yaşıyorken “Ankara’da trafik kurallarına uyuluyor” diye şehre bir nevi Almanya muamelesi çekilirdi. Şimdi trafikte İstanbul’un canını yerim. Günün sözü şu olsun: “Allah Ankaralıyı Ankara simidine yakın, direksiyon simidine uzak tutsun.”

Haftaya bir aksilik olmazsa Hakan Kaynar ile derin mevzulara gireceğiz. Biraz Ankara’dan “buharlaşan” Ermenilere, Yahudilere filan değineceğiz. Biraz da Ankaranın tuhaf şehirleşme sürecine belki.

Bana bir şey diyesiniz varsa buyrun: metin@solmaz.net


Ankara Palmiyesi #8: Gölgede ve güneşte pavyonlar

Bir Cevap Yazın