KentMeseleler

Ankara Palmiyesi #8: Gölgede ve güneşte pavyonlar

Pavyon, zavallı erkeklerin birileriyle sevişmek umuduyla gittikleri bir yer değildir. Bir kere pavyona bıraktıkları para zaten bir profesyonelle, seks işçisiyle, ne diyorsanız onunla sevişmekten daha pahalıya gelir.

Evet saçma ama pavyon, erkeklerin sevişemeyecekleri kadınlarla muhabbet, azıcık flört etmek için servet ödedikleri yerlerdir. Kadınlarının fahişe, erkeklerinin gerizekalı olması gerekmez. Pek çok zaman değildir de zaten.

Pavyonlar enteresan yerlerdir. İçinde her türlü insan yaşar. Klasik müzik kemancısı da cankisi de. Okuma yazma bilmeyen de akademisyen de.

Hazırsanız memleketin en önemli problemlerinden birisini açıklıyorum: Flört.

Cennet vatanımızda erkekler de kadınlar da flört problemlidir. Genel olarak beceremezler ayrı mesele, korkarlar da. Buyurun size çok tam süper bir belgesel projesi. Bir kadın ve bir erkek espriler ve çeşitli önerilerden tekliflerden sorulardan oluşan onar tane cümle seçsin. Gitsin bunu Tahran’da, Amsterdam’da ve İstanbul’da karşı cinse gelişigüzel seçerek sorsun.

Amsterdam ve Tahran’da cevap alır. İstanbul (ve Ankara’da, bizim memlekette) ise tuhaf bakışlar, anksiyete atakları… Küfürler, kıyametler, tedirginlikler mümkündür. “Yan sokaktan koşarak elinde odunla gelen bir abi” keza olabilir. (Şimdi İzmirliler atlayacak “bizde öyle değil”. Hıhı. İzmir’de flörte “Simbat” denir zaten.)

Kadınlar da erkekler de flört konusunda bu kadar acemi olunca bir derin boşluk oluşuyor. Çünkü flört bir ihtiyaçtır. Önemli bir ihtiyaçtır. Sevişmekle, seksle ilişkisi çok belirsizdir. Telefonda, gişede, toplu taşımada, yürürken, kitapçıda, cafede, parkta, sosyal medyada… Birbirini tanımayan insanlar birbirleriyle zaman zaman flört ederler. Medeni toplumlarda bu böyledir. Türkiye’de değil.

Kadınlar bu ihtiyaçlarını nasıl görüyorlar karışmam. Ama erkekleri biliyorum. Bir kısmı göremiyor. Büyük bir kısmı hakikaten neredeyse hiç flört etmeden hayatını tamamlıyor. Netflix’ten niye nefret ediyorlar sanıyorsunuz? LGBTİ mi? Hayır. Çok flört var orada. “Nedir bu flörtsüzlüğümüz?” filmini seyrediyorlar sürekli orada. Neleri kaçırdıklarını, nelerden mahrum kaldıklarını seyretmek üzüyor.

Neden sürekli seksten ve içkiden bahsediyor bu sakalsporlar allasen? Küçükten beri içerim ve sevişirim, ben bu kadar bahsetmiyorum. Flörtsüzlükten tabii ki. Türkiye’nin en büyük problemi bu işte. Ferahlayamıyorlar bir türlü. Sevişseler de doyamıyorlar. Olmuyor. Hep bir şeyler eksik kalıyor.

Orta sınıf büyüdükçe bir miktar iyileşme gözleniyor ama hala genel olarak fena.

Birçok erkeğe annesi bakıyor, sonra karısı bakıyor. Adam kendine bakmaktan aciz, flört etmeyi nasıl becersin? Yanlış anlamayın, “pavyona giden erkekler böyledir” asla demiyorum. Daha kötü bir şey söylüyorum. “Türkiye böyledir” diyorum.

Hal böyle olunca, yani günlük hayatta flört olmayınca pek flört edemeyen erkeklerin bir kısmı bu ihtiyaçlarını pavyonda gideriyorlar. Bir servet harcayarak.

Pavyonlar eğlence mekanlarıdır ama gölgede de güneşte de hazin yerlerdir. Hatırlıyor musunuz bilmiyorum, bir pavyon fişinde peluş oyuncak ayı görünmüştü de günlerce alay konusu olmuştu. Kimse işin aslına anlamamıştı. Anlatayım. Adam pavyona gelir. Karısını, çocuğunu evinde bırakır, içer. Evin nafakasından yer içer. Saat ilerledikçe vicdan azabı basar. Kafa da güzeldir. Yani pamuk gibi yumuşamıştır. İşte bu vicdan azabı ona çocuklarına ya da karısına hediyeler aldırır o saatte. “Eve geç ve sarhoş geliyorum ama yavrumu, karımı unutmadım” sendromu. Adamcağız karısıyla da flört etmemiş ki belki.

Bülent Laçinok var idi bir tane. Kurtuluş’çuydu. Has Ankaralıydı. 12 Eylül şerefsizleri yüzünden ceza gerektiren bir durumu olmamasına rağmen iki sene kaçmak zorunda kalmıştı. Son yıllarında kendini çok iyi hissetmedi. Hep çok iyi birisi oldu ama. Çok yakışıklıydı. Şimdi maalesef rahmetli. Yakınlarda öldü.

Beni ilk defa Bülent Abi pavyona götürmüştü. Yaşımı söylemeyeyim ama olmamam gereken bir yaştaydım. Nasıl heyecanlanmıştım. Pavyonun adını hatırlamıyorum. Maltepe’de bir yerdi. Şuh kahkahalar atan etli butlu kadınlar ve feryat figan bir elektro bağlama bekliyordum. İçeri bir girdik, şok. Hiç unutmuyorum güzel bir ses düzeninden Time çalıyordu, Pink Floyd. İçerisi kadınlarla doluydu. Ama hiç de öyle düşündüğüm gibi bir durum yoktu. Hatta bir ergen için rüya işgal edici bir güzellik ve dekoltede kadınlarla doluydu ortam.

Sonra grup çıktı. Ne elektro bağlaması? Bildiğiniz jazz-rock fusion çalıyor. Neyse, sonra bol makyajlı ve rüküş bir sarışın kadın çıkıp fantezi şarkılar söylemeye başladı da ortam biraz klişe pavyona benzedi.

İlk pavyon maceram bu şekilde, neredeyse “param olsun burada yaşayayım” şeklinde bitti.

Sonra da hep aralıklarla gittim pavyona. En çok Ankara pavyonu meşhurdur ama ben taşra pavyonunu da pek severim. Kasketini ters çevirmiş zıplaya zıplaya oynayan amcalar peçete atarlar havaya. Hasat ödemeleri yapıldığı zamanlarda açılır zaten pek çoğu bu pavyonların. Beni pek ciddiye almazlar oralarda. Uzun saçlı filan… “Çulsuzdur bu, yanlarında gelmiş işte” muamelesi yaparlar. Yanımda genellikle kısa saçlı, daha fazla halli oturaklı erkeğe benzeyen birileri olur, onları ciddiye alırlar. Ne bilsinler benim onları zorla getirdiğimi? Gerçi bir on küsur sene oldu gitmedim, artık belki beni de ciddiye alırlar. Sakallarım beyazladı en azından nitekim.

Şimdi gelelim işin en eğlenceli kısmına. “Bu pavyonlarda ne yetenekler var bilseniz” efsanesi var ya… O bir efsane değil, gerçek. Hakikaten güzel virtüoz yapar pavyon. İyi bir müzisyen, hele 80’lerde, 90’larda filan nerede çalacak? Kaç mekan vardı ki canlı müzik olan? Hem de özellikle şarkı aralarında ne güzelliklere şahit olmuşumdur.

Bizim esas itibarıyla basçı fakat parasız kaldıkça ıslıktan orga, sipsiden gitara her şeyi çalan güzel kardeşim Fatih Veli Ölmez de bunlardan birisiydi. Geçen yazıda da andım, Mete Ege’nin Felix’inin de basçısıydı. Akşam caz basçı ya da rock’çı gece pavyon orgcusu. Ben bir ara işsiz, çulsuz kaldım. Hiç çalışasım da gelmedi. (Zaten ben hep çalışmışımdır ama çalışmak hiç yakışmıyor bana.) İçki içmek için en ucuz (yani bedava) yer neresi olabilir? Eşin dostun sahibi olduğu ya da çalıştığı mekanlar elbette. Bunları dolanır dururdum. Fatih’in çaldığı pavyon da sık gittiğim yerlerden birisiydi. Bana arkalardan bir masa açılırdı; rakım, kavunum masada, personelle de aram çok iyiydi. Benden kralı yok…

Tek problem, Fatih’in habire “Oooo Metin beyler de buradaymış. Sıradaki şarkımız Seni Sevmeyen Ölsün Metin Solmaz için geliyor…” anonslarıydı.

Ve en büyük ukdem. Müslüm Gürses çıkardı pavyonda. Eskişehir yolunda bir pavyonda çıkardı. Bizim  Tuncay (o da rahmetli), Pizza Tek’in garsonu, düzenli gider ve anlatırdı. İnsan merak eder gider değil mi? Gitmedim. Hep merak ettim ama kısmet olmadı, gitmedim. Ya da ne bileyim neden gitmedim? Her seferinde başka bir bahaneyle açıklıyorum. Kesin olan şu ki çok üzgünüm. Ne efsaneler, Müslüm babanın ne hikayelerini dinledim. Yarısı doğruysa bile çok şey kaçırdım.

Merak edenlere söyleyeyim, masaya hiçbir vakit konsomatris filan çağırmadık. Kadınları aşağıladığını düşündüğüm için değil. Zaten asıl erkekleri aşağıladığını düşünüyorum bu durumun. Gülerim diye, ne bileyim (bol denir onların içkilerine) pahalı diye. Tanımadığım biriyle sırnaşmak aşırı saçma diye. Bir yığın sebebi var bunun. Ama konsomatris arkadaşlarım oldu. İstanbul, İstiklal’deki Bekar Sokak’ta “Süper” vardı, bilen bilir; oranın altı pavyondu. Adı “Şato” idi galiba. Hem de 70’lere takılı kalmış bir pavyondu. Film seti gibi. Orada çalışan kadınlarla sohbetim vardı. Süper’in tipik eğlencesiydi. Oraya ilk gelmiş birisi geç saatte tuvalete giderken (aşağıdaki tuvalet pavyonla ortaktı) aşağı yönlendirilir. Sonra masaya gelince “anaa aşağısı var ya pavyon be” diye bir anlatması vardır kocaman gözlerle, çok süperdir. Salihçimin, Cemil Abi’nin, Ali Abi’nin kulakları çınlasın.

***

Bir iki tırıvırı bilgi daha vereyim de bitireyim artık.

Pavyona kadın arkadaşlar ile gidilir. Güzel de olur. Bir terbiyesizlik olmaz. Gayet titiz davranırlar. En azından benim gittiklerimde en ufak bir aksilik bile olmadı.

Pavyonlar ucuz yerler değil elbette. Ama donunuza kadar soyulmanız gerekmez. Ben soyulmadım. Pavyonlarda da başka yerlerde olduğu gibi girince bir rahatsızlık hissediyorsanız oturmayın. Vermiyorsa da sipariş verirken ne kaç paraymış sorun, öyle için. Elbette kuver, servis parası, müzik parası gibi şeyleri de sorun. Olur mu, olur. Abuk subuk çerezler, havuçlar söylemeyin; pahalı imajlara sahip viski, şampanya içmeyiverin.

1990’larda, 80’lerde  tarifini bütün garsonlar bilirdi, patlatılan yani fışkırtmak üzere açılan şampanyalar çakmaydı. Hala öyle midir, bilmiyorum. Vişne suyu galiba ama temel olarak eczanede satılan soda filan ile yapılan şeylerdi. Açılır ve rahat rahat saçılırdı. Havalı bir hareketti. Tıpkı yanar döner meyve gibi. Bazılarına, yani içilme riski bulunanlara azıcık da alkol eklenirdi.

Manhattan’ın İstanbul’da açılan mekanı eski ve meşhur bir pavyon idi. Çok da güzel bir mimarisi vardı.

Son olarak pavyon çalışanlarının ve personelin (ayık kalmış kısmının) takıldığı meyhaneler vardır. Sabaha karşı açılır öğlene doğru kapanır. Mükemmel muhabbet olur oralarda. Hakikaten nasıl bir sıcaklık, kafalar leyla ama gülen yüzler filan. Ben İstanbul’da bir iki kere denk geldim. Bugün bilsem bir tanesini muhakkak giderim.

Pavyon kelimesi de Fransızca “pavillon”dan yani “kelebek”ten geliyor. 1940’lı romanlarda filan bina müştemilatı olarak geçiyor. Nitekim meşhur (eski Sheraton, daha eski Ermeni mezarlığındaki) Taksim Gazinosu’nun müştemilatı sene 1945’te “Paviyon” imiş. Sonradan sabahlara kadar açık olan içkili müzikli yerlere böyle denmeye başlamış. Daha sonra da işte buralarda gece kulübü, revü, konsomatris filan olayı başlamış. Bu konuda tafsilat istiyorsanız Sami Mert’in Filokalist’teki Pavyon yazısını okuyun.

Hazır entelektüel faaliyete girişmişken başka şeyler de önereyim. Tabii ki Pavyon belgesel dizisi. Olay Ankara pavyonlarında geçiyor. Ankara büyüklerinden kardeşim Enver Arcak prodüktörlüğünde Sami Öztürk yönetmenliğinde efsane bir yapım.

Diğeri de Osman Özarslan’ın Hovarda Alemi, Taşrada Eğlence ve Erkeklik kitabı.

Lafı yine çok uzattım. Güya Nicky’s, Gölge, Manhattan filan yazacaktım bu hafta, pavyonlara azıcık değinecektim. Ama yine yetmeyecek belli. Bunlar geçen yazıya sığmadı ve çok fırça yedim. Halbuki demiştim ben 80’ler yazısıydı o, 90’lar başka vakte diye. Evet, başka vakte gibi görünüyor hala.

Haydi kalın sağlıcakla.


Edit notu:

İki zeyil yapma ihtiyacı duydum.

Birincisi yazımı pavyon güzellemesi olarak algılayan insanlar oldu. Hepsine itinayla güzellemenin tam olarak yazının neresinde olduğunu sordum; cevap gelmedi. Tam olarak yazının neresine katılmadıklarını sordum. Yine cevap gelmedi. Sanırım kimsenin pavyon yazısı yazmaması gerektiğini düşünüyorlar. Yazılacaksa da pis kaka pavyonlar deyip kesilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Halbuki eğlence hayatının bu kadar göbeğindeki bir şeyin elbette bol bol yazılması lazım.

İkincisi haklı bir eleştiri Ebru Ünsal hanımefendiden ve adını anmasam iyi olacak bir arkadaşımdan geldi. Nitekim bir pavyonun iç dizaynını yapıyormuş. Peluş ayı masaya oturan konsomatrise hediye olarak alınırmış. Mevzunun izini sürerek öğrenmiş. Güvenilir kaynak. Fakat benim söylediğim de doğru. Şöyle ki, bu konuyu ilk yıllar yıllar önce İstanbul efendisi Hamdi Can Tuncer beyefendiden dinledim. Merih Meyhanesine burnuna burun katmış kurmalı bir oyuncakla giren bir seyyar satıcı vardı. Geceyarısı girerdi. Asla anlam veremezdim. Gecenin bir vakti meyhanede kim oyuncak alır diye. Yukarıda anlattığım sebep imiş. İzini sürdüm ben de. O satan abiyle ve başkalarıyla konuştum. Pavyonlarda da yaygın bir böyle şey olduğunu bu insanlardan dinledim. Onların yalancısıyım.

Bir Cevap Yazın