KentMeseleler

Ankara Palmiyesi #5: Kimler Ankaralıdır?

Arkadaşlar bu Ankaralılık konusunu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor.

Kimler Ankaralıdır, kimler değildir, kendime göre açıklayayım. Çünkü bu herkesin yapabileceği kadar kolay bir açıklama. Ne bileyim “İzmirli kız” olsanız bu bir statü. Yahut “İstanbul beyefendisi” diye bir şey var. Bunların hepsi prestij şeyi.

Mesela Beylikdüzü’nde oturan birisiyle mesafeden dolayı dalga geçilir: “Sonra İstanbulluyum diye hava atıyorsun” diye. Çünkü İstanbullu olmak hava atma vesilesidir. Kimse Haymanalı birine “Sonra Ankaralıyım diye hava atıyorsun” demez.

Ankaralı dediğin en fazla Turgut olur, Namık olur, Oğuz Yılmaz olur.

İstanbul o kadar şehir ki adının anlamı bile “şehre doğru” demek, biliyorsunuz. Dışarıdan şehre gidenlere “Nereye?” denince “Stan poli stan poli” derlermiş. Yani “şehre doğru, şehre doğru”. Öyle diye diye İstanbul olmuş.

Öncesinde de cennetmiş. Malumunuz “körler ülkesi” kurulmuş önce. Kara kuru Kadıköy’e. Körler ülkesiymiş çünkü karşısındaki cennet yarımadayı görmeyip o saçma sapan yere Kadıköy’ü kurmuşlar.

İstanbullu olmak, İstanbul’un hayatı boyunca fiyakalı olmuş. Benim bile yurt dışında “Where are you from?” sorusuna İstanbul demişliğim vardır. Ankara desem önce “hı?” diyecek, sonra “şu başkent olan mı?” diyerek şaşıracak.

Çünkü Ankara maalesef dışarıdan da Bonn gibi, Lahey gibi bir şehir. Başkent olarak bilirsin, ama şehri bilmezsin. Yakına gidince Lahey çalışmaz, Amsterdam vardır. Bonn tanınmaz, Berlin vardır.

Pek kimse Ankaralı olmaya çalışmadığından, Ankaralı olmak için “Ankaralıyım” demek yeterlidir. Genel olarak böyle bu.

Bu, bizler yani Ankara milliyetçileri için bir konfor alanı da sağlar. Kafamıza göre ahkam kesebiliriz. Kimsenin umursamadığı bir yerin efendisiyizdir, Abdurrahman Çelebi’siyizdir. Milliyetçilik normalde çok ayıptır. Ama Ankara milliyetçiliği ezilen halkların milliyetçiliği gibi bir şeydir. Hoşgörülür. Bana bir tek kişi bile “Sen nasıl komünistsin, hem de milliyetçi?” diye sormadı mesela.

Bana göre Ankaralılık bir durumdur. Kişiye, yere, saate, kafaya, meteorolojiye göre nesnel yahut öznel yöntemlerle belirlenebilir. Dedektörü yoktur. Kütük filan hikayedir. Herkes belirleyebilir. Ankaralı olma konusunun jürisi, bilen kişisi, yetkilisi, müdürü ilan edebilirsiniz kendinizi. Ben ettim demin.

Ankaralı insan açık sözlü, iyi kalpli, saftirik, şaşkın, “hep bir şeyleri ıskalıyormuş” gibi yaşayan, çalışkan, yaratıcı ve kavgacı bir insandır.

Bir de “gıyabında Ankaralı” durumu vardır. Önce birini Ankaralı ilan edersiniz sonra bağlantıyı kurarsınız. Şart da değildir hoş bağlantı. O birisinin Ankaralı olduğunu kabul etmesi hatta bundan haberdar olması bile gerekmez. Bu manada Gramsci’den Joe Strummer’a birçok Ankaralı vardır. Strummer’ın Ankaralılığının küçük bir bölümü Ankara’da doğmuş olmasından gelir. Onu Ankaralı yapan mesela “Clear as winter ice/This is your paradise” sözleridir. Ankara için yazılmış gibi durmuyor mu? Ve başka bir yığın şarkı sözü, şiir, reggae, punk filan tabii.

Mister No da Ankaralıdır.

Veya Ankara’nın karanlık yanına bakalım. Gramsci ne demiş: “Kriz, tam olarak eskinin ölmesi ve yeninin doğamaması durumudur.” Krizi çıkarın Ankara’yı koyun.

Mesela Aydan Çelik. İstanbul’da doğmuş, büyümüş, okumuş, kazanmış, aşık olmuş, yaşamış ve de yaşıyor. İstanbul dergisinin yayın kurulu üyesiydi. İstanbul diye bisiklet tasarladı. İstanbul Bisiklet Rehberi: Sana Dün Bir Seleden Baktım Aziz İstanbul diye kitabı var.

Bir insan daha nasıl İstanbullu olabilir gibi geliyor kulağa değil mi? Hayır. Aydan -kendisinin de henüz haberi yok ama- Ankaralı. Mesela Bülent Somay da aynısıydı. Ankaralı olduğunu Berlin’de fark etti. Ankara’ya yerleşiyor şimdi. O Aydan da buraya gelecek.

İlle bağlantı istiyorsanız kurayım. 1. Aydan dakiktir arkadaşlar. Siz hiç dakik İstanbullu gördünüz mü? 2. Organik bağ mı istiyorsunuz? Kuralım. Ankara’nın gayrıresmi gazetesi Gazete Solfasol’ün amblemi var ya velespite binen keçi? Onu Aydan Çelik yapmıştır. Ankaralı Aydan Çelik. Aslında Turgut Yüksel de kemik gözlüklerini çıkarsa Ankaralı olacak. Ama çıkarmıyor işte.

Evet, bu hafta bol ahkam kestim. Çünkü pek Ankara’da olamadım. İstanbul, Atina filan derken şimdi de Bodrum’dayım. Bodrum’dan Ankara düşünmesi pek güzel oluyor. Oh, denize karşı püfür püfür.

Ankara’nın çalışkanlığını ve o çalışkanlığı paraya çeviremeyişini düşünüyorum. Allah’ım bu kadar çok çalışan yetenekli fakirin bir arada olduğu kaç büyük şehir vardır acaba?

Mesela biz Engürü’de otururduk. Eski ve efsane Engürü. Belgeseli bile yapılıyor, meşhur Engürü. Konur’da şimdi tam yerini bile bulamadığım kahve. Mürekkep yalayıcı ekip olarak kahvenin en fazla ⅓’ünü oluşturuyor olmamıza rağmen oradan 5 müzik, 90 edebiyat, 80 politika, 450 şiir dergisi çıkarmayı başarırdık. Müdavim başına 20 dergi filan. Hepsi zarar ederdi. Çıkar mıydı, çıkardı ama. Tam Ankara işi.

Bir de kahveye sızan beceriksiz İstanbullular ve Ankaralıların hepten hayalperest kısmı vardı. “Köşeyi dönme” heveslisi. Hepsi münevver şair ve gazeteciler oldukları için köşeyi dönerken de hurufat kullanırlardı. Hayır, hepimizin hesabı bozuktu ama 10 dakikada 20 proje üretebilen bu arkadaşların bir kere konuştuğunu yaptığını da görmedim. “Olm bi Alevi dergisi çıkarsak, kapağa Ali koyup, yığınla uydurma imza dizip, içini gelişigüzel doldursak. Tek sayı çıkarsak. En az 100 bin kişi ‘neymiş bu?’ diye bir bakmak için alır. Tanesinden şu kadar kazansak, bu kadar köşeyi döneriz.” Yemin ediyorum bu zırva aylarca konuşuldu Engürü’de. Ciddi ciddi hesap kitap yapıldı. Çok şükür -yine- beceremediler ayrı mesele.

Tabii bu arkadaşların hepsi en fazla Konur’dan Meşrutiyet’in köşeyi dönebildi. Şimdi hunharca isimlerini veresim var. Ama iyi birisi olduğum için ifşa etmiyorum.

Oysa Bodrum öyle mi ya? Çalışkan kimse yok. Zaten pek çalışan da yok. Nefis. Ama işte bir Ankaralı için kaşıntı kaynağı.

Ankaralı olmak biraz da kurtlu olmayı gerektirmez mi zaten?

Haydi sağlıcakla. Ben yine metin@solmaz.net mesafesindeyim.

Bir Cevap Yazın



Kent

Su Perileri’nin yeniden dans etme ihtimali üzerine

“Heykel” Heykeli ilk ne zaman fark ettim, bilmiyorum. Ankara’ya ilk geldiğim 1995 Ekim’inde Farabi Sokak’taki evimizden, okuduğum üniversitenin servis duraklarının bulunduğu Tunus Caddesi’ne giderken önünden...