KentMeselelerSanat

Ankara Palmiyesi #13: Yüksek sanat, Ankaralı sanat ve Çankaya-Teşvikiye problemi

Litografi nedir, (benim gibi) tam bilmiyorsanız söyleyeyim. Litografi, yani taş baskı, kireç taşı üzerine yağlı mürekkeple çizilmiş şeyleri basma faaliyetine deniyor. Taşa yağlı mürekkeple çiziyorsunuz, sonra ıslatıyorsunuz, yağ suyu itiyor, çizim olmayan yerler suyla doluyor. Sonra baskı mürekkebini döktüğünüzde sadece yağlı yerler doluyor. En son üzerine kağıdı sıkıca bastırıyorsunuz. Hop mis gibi litografi yaptınız. Umarım her şeyini doğru anlatmışımdır.

Litografi, bir çeşit ofset baskı ayrıca. İlk hali. Şöyle oluyor, birinci tur basıyorsunuz, sonra taşı kazıyıp mürekkep rengini değiştiriyorsunuz, tekrar çiziyor ve ikinci turu basıyorsunuz. Bu işi aynı kağıt üzerine yapınca ofset baskı yapmış oluyorsunuz.

Türkiye’de litografi çok bilinen yapılan bir şey değil. Dünyada da zaten bir Michael Jackson sayılmaz. 8 milyarlık dünyada toplam 150-200 tane litografi atölyesi varmış. Yani her 40 milyon kişiye bir atölye düşüyor. Türkiye’de durum daha da kötü. 80 milyon kişiye bir atölye düşüyor. O da Doğu Gündoğdu’nun atölyesi Dou Printstudio.

Doğu Gündoğdu ile beni Engin Öncüoğlu beyefendi tanıştırdı. Engin bey, varolsun onyıllardır beni hepsi birbirinden acayip, nefis insanlarla tanıştırır. Bir gün kavga edersek sadece Engin’i kaybetmeyeceğim, Engin’in gelecekte beni tanıştıracağı insanları da kaybedeceğim. Herif nasıl bir insan bankasıysa hala yeni ve enteresan birilerini bulup çıkarabiliyor bana.

Neyse. Doğu Gündoğdu, 1992’li çıtır bir akademisyen. Hacettepe Grafik’i birincilikle bitirmiş, üzerine okumaya devam etmiş ve PhD filan yapmış. Taşbaskı aletinin o kadar uzun ve güzel bir hikayesi var ki burada eciş bücüş anlatıp hikayeyi rezil etmekten korkarım. Nürnberg yapımı, geçen yüzyılın en başına, belki 19. yüzyılın sonuna ait. Naziler kullanmış. Öyle böyle değil, görmüş geçirmiş saygın bir makina. Gündoğdu, Hollanda’da tesadüfen sarı sayfalarda “yakalamış”. Sonra buraya getirebilmek için iz sürmüş, macera yaşamış, para harcamış, getirmiş. Nasıl karizmatik bir cihaz, görseniz şapkanız uçar.

Doğu Gündoğdu tipik bir Ankaralı. Takıntılı, titiz, mütevazı, heyecanlı.

Atölyesine gittiğinizde size elleriyle çay vermekle kalmıyor, heyecanla anlatıyor mekanizmayı. O kadar güzel ve özenli anlatıyor ki etkilenmemek mümkün değil.

Sanatçılarla işbirliği yaparak bir çeşit ortaklık içinde çalışıyor. Ve aklına yatmayan sanatçının işini almıyor. Biz oradayken Selim Birsel’in işinin baskısını yapıyordu. Bu vesileyle Selim beyle de tanışma zevkine eriştim. Gündoğdu’nun o boyayı sürüşü, malzemelerle oynayıştaki özgüvenli özeni, bütün bunları zevkle yapışı ve şehvetle anlatışı bana sorarsanız sanata dahildi.

Doğu Gündoğdu

Bu arada yeri gelmişken Gündoğdu’nun bir başka beraber çalıştığı sanatçıdan bahsedeyim: Gökhun Baltacı. Onu da anmanın tam yeri. Gökhun’la da (elbette) Engin marifetiyle tanıştım ve hızla kaynadım kendisine.

Gökhun Baltacı ile Doğu Gündoğdu’nun çok benzerlikleri var. Titizlikleri, heyecanları, işlerini çok severek yapıyor oluşları filan… Ne güzel yapmış da buluşmuşlar.

Gökhun çok özel bir sanatçı. Bütün dünyada teveccüh görüyor. Paris’te açtığı sergideki eserler (hakikaten) dakikalar içinde satılmış. Şimdi Milano’daki sergisine hazırlanıyor. Adam bildiğiniz dahi. Ve benim ortaokulda terk ettiğim ve bir daha haber alamadığım pastel boyalarla mucizeler yaratıyor.

Gökhun’un alçak gönüllü tedirginliği ve komikliği, favorilerinden fışkıran anarşistliği, nezaketi elden bırakmadan sözünü sakınmayışı, politik olarak doğru yerde durmaya özen gösterişi, haksızlıklara tahammülsüzlüğü ve ölü güldüren maceraları eşsiz.

Doğu ve Gökhun

Bakın şimdi konuyu neye bağlayacağım başarıyla. İstanbul’a.

(Her konu İstanbul’a bağlanabilir. Ve her canlı bunu yapmalıdır. İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biridir. Ama Cumhuriyetin en yanlış atrakisyonlarından birisi Diyarbakır’ı, Trabzon’u, Samsun’u, Adana’yı bilmemneyi birer merkez olmaktan çıkarıp Türkiye’yi İstanbul’a odaklamasıdır. Rüşt ispatlama, para kazanma ve ciddiye alınma merkezi olarak İstanbul’un seçilmesidir. Sadece geri kalana değil İstanbul’a da, İstanbulluya da günahtır.)

Şimdi bu Gökhun Baltacı ve Doğu Gündoğdu bireyleri İstanbul’da olsaydı neler olurdu bir düşünsenize? Gökhun’un zaten İstanbul habitatında yetişmesine de olanak yok. Hafazanallah İstanbul’a kendini kaptırmış bir İstanbullu olsaydı ya? Şimdiye çoktan florasan ışığından girip Gramsci’den çıkarak ahkamlar kesen, kibir dolu mütevazılık nöbetleri geçiren bir tuhaf insandı.

Ya Gündoğdu? Atölyesinin Çankaya’da değil de Teşvikiye’de olduğunu düşünsenize. Bir kere asla bugünkü gibi bir atölyesi olmazdı. Atölyesinde sadece düşünerek değil, belli ki yaşanarak da yerleşmiş bir tasarım, bir ambiyans var. Teşvikiye’de olsa her köşesi düşünülmüş ve parlayan bir “ambiyans” olurdu. O ambiyans da yapay olunca böyle tırnak içine alınırdı. O parlaklık retro “güzelliklerle” eskitilir, böylece hayatla “temas” sağlanmış olurdu.

İçeri girdiğinizde güler yüzlü bir hanımefendi sizi Gündoğdu ile tanıştırmak üzere beklerken poponuzu nereye yerleştireceğinizi gösterir ve filtre kahve verirdi.

Gündoğdu atölyeden içeri sabit bir gülümsemeyle alır, hadi ilk katmanda ilk baskıyı yaptı ve anlattı diyelim; ikincisini kesin yardımcısına bırakır, arada küçük fırçalar atar, bol bol akıl verirdi. Asla işin tamamını yapmazdı. Neyse tutayım kendimi burada, aklımda kalanları da yazarsam İstanbul’daki yığınla mükemmel sanatçıya haksızlık etmiş olurum. Niyetim anlaşılmıştır sanırım.

Gerçi bir yandan da tam burada daha yeni Berlin’de bira içtiğim çok yönlü sanatçı birey Ceren Oykut’un neden İstanbul’dan Berlin’e göçtüğü hikayesini anlatmanın yeridir. Nitekim Ceren İstanbul sanat alemlerinde olanı biteni aşırı komik ve güzel anlatmıştı. Ama yapmayacağım. Neyse. Rabbim belki Ceren ile Gökhun’u bir gün Berlin’de buluşturur. Zaten Berlin bir çeşit Ankara sayılabilir. Orada yaşayan Türkler de Ankara’da yaşayan Türkler gibi hep yetenekliler ve hep sürünüyorlar.

Bu arada Ceren’de bir manita var, Ankara asıllı ama kendisini Alman sanıyor. Gitmiş Berlin Duvarı’nın yıkılmasından itibaren Doğu’da, bir çeşit “külliye”de, komün kurmuş birkaç arkadaşıyla. Sürekli maceralı ve leziz işler yapıyorlar. Punk is not dead. Adam tam punk. Önüne bakıp işini yapıyor. Çok ama hakikaten çok büyük işler yapan, büyük paralar döndüren, çok sayıda insanın hayatında yer kaplayan, ama fakirlik çeken bir birey nasıl bir birey olabilir? Elbette Ankaralı bir birey olabilir.

Bu haftalık bu kadar. Bir haberle bitireyim. Laf Aramızda Engürü Kahve diye bir film yapıldı. Bizim Engürü, siz bilmezsiniz. Ankara kültür hayatının nabzını mı tuttu artık nerelerini tuttu bilmiyorum. Ama seyredince sanırım hep beraber anlayacağız ki eşsiz bir kahveydi kendisi. Seyredeyim söz bir Engürü yazısı da yazacağım. Tanju Gündüzalp, Can Mengilibörü, Ayşe Gültekingil ve Özlem Mengilibörü herkesle konuştular. Ankara büyüğümüz Alper Fidaner beyin ifadesiyle “Konuştukları kimse için bununla da niye konuşmuşlar?” diye soramayacağımız şekilde konuştular. Konuştukları arasında, birbiriyle sevişmişler, birbiriyle gizli gizli sevişmişler, birbiriyle kavgalılar, birbirini sever gibi yapan ama gıcık kapanlar, neler neler var. Çok konuştular. Çok titizlendiler. Çok uğraştılar. Ve tabiatıyla bu kadar uğraşınca o kadar zaman aldı ki konuştuklarının bir kısmı öldü.


Yazarın bir önceki yazısını okumak için: Ankara Palmiyesi #12: Kurtuluşta Solcu Olmak Zor İki Gözüm

Bir Cevap Yazın