KentFlanör

Anılara dönüşmek ya da anda kalmak

Yazın gelip gelmeme konusundaki kararsızlığını kah bulutların ardına saklanıp Ankara’yı yeniden griye boyayan kah bütün ihtişamıyla gökyüzünde parlayıp bize harika bir ışık demeti sunan güneşin durumundan anlayabildiğim bir günde işten çıkmış, her zamanki rotamda yürümeye başlamıştım. Tunalı trafiği ve kaotik kalabalık bilindik sıkışıklığı ile akışkanlıktan uzakta ilerlerken korna sesleri ve insanların gündelik koşturmacası arasından Büklüm’e, oradan da Güniz Sokak’a uzandım.

Aslında gündelik rutinlerim arasında kabul edilebilecek bu yürüyüş esnasında, işten çıkmadan evvel okuduğum bir makalenin daha önce aklımda yer eden düşüncelerle harmanlanıp duygularıma hücum etmesini planlamıyordum. Her zamanki gibi belki Koala belki Inside’a uğrayacak, birkaç dosta selam verecek sonra kahvemi yudumlarken bir türlü bitiremediğim bir anı/biyografi kitabına gömülecektim. Fakat öyle olmadı. Önce Koala’yı sonra Inside’ı ıskalayıp yürümeyi sürdürdüm. Varış noktasından bağımsız hatta oturmayı planladığım mekanları ıskaladığımı bile çok sonradan fark ederek ilerliyordum. Aşık Veysel gibi yetişmeyi düşündüğüm bir menzil yoktu fakat yine de yürüyordum. Hoş, Veysel’in bahsettiği menzile yürümek için yolda olmak da gerekmiyordu zaten. Nihai son belliydi. Fakat yine de derince düşünülmeli, şu anda bize ırak gelen nihai sonun ancak bir dakika miktarınca ettiğini anımsamalıydık. Zaten Veysel’in de söylemek istediği bu olmalıydı. Yürümeye, dünyaya geldiğimiz anda başlamıştık.

Tüm bu süre zarfında, benliğimle içerideki başka bir ses kendi arasında fikir teatisinde bulunurken Ulrich Horstmann’ın “şehrin yabancılaşması” konusundaki düşünceleri aklıma geldi. Şehrin tarihi yapıları ve modern dükkanları arasındaki zıtlık, Horstmann’ın şehirlerin kimliklerini yitirdiği ve yabancılaşmanın arttığı fikrini destekler nitelikteydi. Şehir, geçmişle şimdi arasında bir denge kuramamış gibi görünüyordu. İnsanlar gündelik hayatın hızında aslında yaklaştıkları menzilden habersiz farklı menziller içerisinde kaybolmuşlardı. Bu düşünce, yolumdaki karmaşık görüntünün ardında yatan insanların ve şehirlerin kendini yitirme hikayesini hatırlattı. Örneğin Tunalı’da ilerlerken, Ulus Baker’in “zamanın hızı” kavramı aklımıza gelmeliydi. Trafik gürültüsü, insanların aceleci adımları ve sürekli zamanı kontrol etmeleri, gündelik hayatın hızının insanları nasıl sürüklediğini yansıtıyordu. Baker’in çağdaş toplumlarda zamanın değerinin anlaşılamaması ve zamanın insanlar üzerinde baskı kurması konusundaki düşünceleri bu manzarayı destekler nitelikteydi. Yol, insanın zamanı yönetme kaygısı içinde nasıl tükenip gittiğini ve doğanın doğal ritminin farkına varmadan nasıl koşuşturduğunu düşündürdü.

Yolculuk Kuğulu Park’a doğru ilerlerken şehrin ortasında kalmış bir yapay göletin, birkaç ağacın, kuşların ve kuğuların içine kapanmış sıkışıklığını gördüm. İnsanlar banklarda etrafı izliyor, yanındakiyle sohbet ediyor ya da elindeki telefona gömülmüş vakit geçiriyorlardı. Tüm bu atmosfer, Nietzsche’nin “doğanın ölümü” düşüncesinde olduğu gibi karşımdaydı. Üstelik daha birkaç saat önce ben de onlardan biriydim. Daha dün aynı bankta oturup telefonuma gömülmüş, bir önceki gün trafikte kaosun bir parçası olarak evime bir buçuk saatte ulaşmıştım. İstanbullular pek bilmez fakat Ankara için eve bir buçuk saatte ulaşmak bile ölüm gibidir. Çöpler, gürültü kirliliği ve belediyelerin günden güne daralttığı yeşil alanlar, geçmişle bugün arasında var olan dengenin nasıl bozulduğunu ve bir yok oluşu hatırlattı bana. Yok olan kent kimliği, bir şehir, bir bina, bir park, bir esnafın kapanan dükkanı, diller, insanlar ve kimlikler olabilirdi. Nietzsche, doğanın özündeki güzellik ve doğanın kendi yasasına göre hareket etmesi fikrini savunurken, insanların bunu tahrip ettiğini ve doğal dengeyi bozduğunu düşünür. Yol, insanların çevreye olan duyarsızlığını ve doğanın tahrip edilme sürecini acı bir şekilde gözler önüne seriyordu.

Gidişat beni kendi eksenim etrafımda dönmekten alıkoyup bir “u” dönüşü ile ıskaladığım dükkanlara yöneltti. Koala’da mola verirken anın değerini düşündüm. Nietzsche’nin “şimdi” kavramı anın önemini vurgular, modern toplumun sürekli olarak gelecek kaygısı taşımasını eleştirir. O gün nedense Koala’da Meriç dışında kimse yoktu. Meriç’le ayaküstü geyik yapıp kahvemi aldım. Ender rastlanan bir şekilde sokağın sakin atmosferinde, anın tadını çıkarmanın önemini anımsadım. Çevremdeki insanlarla sohbet ederken o anın keyfini çıkarma, zamanın akışını yavaşlatma ve anın güzelliğini takdir etme fikri Nietzsche’nin düşüncelerini destekler nitelikteydi.

Tunus, Büklüm, Güniz Sokak, Tunalı ve nihayetinde Kuğulu Park güzergahındaki bu günlük yürüyüş deneyimim, yola çıkmadan evvel okuduklarım ve hatta dinlediklerimin bana hatırlattığı noktalardan bakıldığında karmaşık bir tablo sunuyordu. Şehrin yabancılaşması, zamanın hızı ve doğanın tahrip edilmesi gibi toplumun asli sorunlarına dair düşünceler, yol boyunca karşılaştığım manzaralarla örtüşüyordu. Bu deneyim, insanların doğayı ve çevreyi daha duyarlı bir şekilde ele almaları, anın değerini takdir etmeleri ve zamanın hızlı akışına karşı daha bilinçli olmaları gerektiğini hatırlattı. Şehirlerimizin kimliklerini yitirmemesi, doğanın dengesini koruma ve anın güzelliklerini fark etme konularında daha bilinçli olmamız gerektiğini düşündüm. Horstmann, Baker ve Nietzsche’nin düşünceleri, yürüdüğüm güzergahtaki manzaraları farklı bir tonda görme fırsatı sunuyordu. Yürüyüşüm boyunca bana eşlik eden mekanlar ve insanlar düşüncelerimden daha somut ve yerli yerinde duran varlıklardı. Bu güzergahtaki deneyimim, şehir yaşamının doğa, zaman, kültürel hafıza gibi önemli unsurlarıyla nasıl etkileşimde olduğunu düşündürdü. Şehirlerin doğayı tahrip etmesi, kültürel hafızanın kaybı ve zamanın hızı gibi sorunlar, insanların kimliklerini, anıları ve anlarını değerlendirmelerini zorlaştırabiliyordu. Tunalı Hilmi Caddesi’nin hareketli kalabalığında insanlar hızlıca koşuştururken yitip giden dostluklarımın, ilişkilerimin özlemi içime sızdı.

Yolculuğum, Ankara’nın sokaklarında ve başkentin ruhuna karışmış mekanlarda geçirdiğim ömrümün bu döneminde, şehir yaşamının içinde saklı kalan romantizmi ve hayatın olağan akışı içerisinde asla fark edemediğim özlemlerimi daha da yoğun hissetmeme sebep oldu. Bazı şeyleri hatırlamak için anda kalmanın önemini ancak durup düşününce hissedebileceğimizi anımsadım. Her sabah içtiğimiz kahvenin kokusunu, tadını, sıcaklığının dilimizde bıraktığı yakıcı hissi deneyimlerken kahveye yabancılaşarak yalnızca önümüzde duran işe, bir bilgisayar ekranına ve o gün yapmamız gerekenlere odaklandığımız için aslında kahveyle olan ilişkimizin zayıfladığını düşündüm. Oysa kahve içme eylemini yaşadığımız “an”, biz o sırada odaklandığımız işlerle meşgulken kayıp gitmekteydi. “O tadı yeniden alamayacak, kokuyu içimize çekemeyecektik. Aynı nehirde iki kez yıkanamayacağımız gibi.

Sonunda bu basit ve sıradan gün sonu yürüyüşü, okuduklarımın da etkisiyle içsel dünyamda farklı bir süreç uyandırarak derin bir etki bıraktı. Asıl son olan ölüme giden menzilde başlayan yolculuk, anda kalmanın önemini, aslında her gün yürüdüğümüz yolların bir rutin içerisinde aynılıklar sunmadığını, aksine her gün karşılaştığımız, selam verdiğimiz insanların ruh hallerinin, üzerine bastığımız kaldırım taşının aşınma eşiğinin kısacası her şeyin akıp giden bir nehir gibi değiştiğini fark ettim. Gözlerimi açtığım her sabah yeni bir Ankara deneyimliyor, ertesi sabah yine yeni bir Ankara’ya uyanıyordum. Eskinin tanıdık ve güvenli kollarında anılara sığınarak yaşadığımız başkent, bana kısa bir yürüyüş güzergahında anı ıskalamamamız gerektiğini öğretiyordu.

Yorumunuzu yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Kent

Flanörün Aksoy Caddesi Yürüyüşü

Beşevler metrosundan çıkıp tavuk dönerci, kahveci ve fotokopici enflasyonunu arkamda bırakarak, Aksoy Caddesi’nin önüne geldiğimde birden gözlerim sulanıyor, hapşırmaya başlıyorum. Cadde boyunca uzanan ağaçlar ve...

Kent

Flanörün Büklüm Sokak Yürüyüşü

Büklüm Sokak’tayım. Sokağın bir ucu Akay’a diğer ucu Tunalı’ya bağlandığı için “Tunalı civarının meridyeni” de diyebiliriz burası için. Akay’ın başından yürümeye devam ediyorum. Dünyanın en...

Kent

Ankara’dan İstanbul’a bir uzun yürüyüş

Ankara’yı İstanbul’la kıyaslayanlar hep pek acımasız. Ellerinde bir vapur, bir deniz, habire vuruyorlar bozkırın içinde kendi kendini var etmiş bu şehre. Oysa, İstanbul’un pek çok...