KentHafızaFlanör

Al sana Ankara I: Mezarlıklar bile eskiyince güzel

Özay Gönlüm taze kişniş gibidir. Bazıları hiç sevmez. Seven çok sever. Biz seviyoruz.

 

Hakan Kaynar

Bir pazar günü sabahıydı. Metin Solmaz, “Bugün mezarlık gezelim mi?” diye mesaj attı, “Olur,” dedim. Hava çok güzel. Cebeci yeşil. Uzun uzun yürüdük taşların arasında. Sohbet ettik. Geziyi bitirdiğimizde “Sana,” dedim Metin’e “bir kitap var onu bulursam vereyim mezarlıklarla ilgili, bir de bir romanda bir pasaj olacak, onu atarım. Başka bir şeyler daha olacak…” filan derken haydi beraber bir yazı yazalım deyince iş değişti. Bahsettiğim kitabı uzun süre bulamadım. Sonra başka bir kitabı ararken çıktı karşıma. Haliyle tam bitti derken yazı, Metin’e “Dur,” dedim “o kitaptan da bir şeyler eklemek istiyorum.” Yine de eksik kalacak bir şeyler.  Kalsın, ansiklopedi maddesi yazmıyoruz. O gün mezarlıkta başladığımız sohbeti sürdürmek oldu yaptığımız.

Metin Solmaz

Mezarlık severim. Bana kalsa Likyalılar gibi çarşının ortasına kurarım mezarlıkları. Onlarınki kadar zahmetli şeyler yapmaya kimsenin vakti yok gerçi artık. Karacaahmet manzaralı bir evde yıllarca yaşadım. Büyük oğlum sürekli gezip oynadığı mezarlıkta ölülerin yattığını öğrendiğinde kulaklarına inanamamıştı. Bazen ben de inanamıyorum.

Cebeci, bir asri mezarlık. Diyanet’in İslam Ansiklopedisi’ne göre bir mezarlığı asri yani modern yapan şey şu: “Kabirlerin içi beton duvarlarla örülerek üstü beton kapaklarla kapatılmış, bazan birkaç kat olabilen bu kabirlere böylece birden fazla defin yapılma imkânı elde edilmiştir.”

1935 doğumlu mezarlık 220 bin kabir ve Müslüman mezarlığına ek olarak Hıristiyan, Musevi, hatta Bahai’lere özel bölümleriyle güzel bir mezarlık. Daimi sakinleri arasında birçok politikacı, sanatçı, sporcu, asker ve saire tanınmış insan var. Liste için tıklayın.

Hakan Kaynar

Claude Farrère’in 1933 yılında yayımlanmış bir romanı var. Türkçeye Kriton Dinçmen çevirmiş: Ankaralı Dört Hanım. “Ankaralı” derken hani bugün mezarlıkta gördüğümüz “Develi’li” diye yazılmaz. Mezar taşlarını yazanlar “lili” tesadüfünden hoşlanmamış olabilirler mi? Ama o “lililili” diye gidip “yâr”la devam eden şarkı çok yeni değil mi? Neyse aklıma üşüşen bütün düşünceleri savayım, şu romana, bugün sana mezarlıktan çıktığımızda söylediğim kısma geleyim. Farrère’in romandaki kahramanı Villandry bir vesileyle ülkenin başkentine gelmiş. İşsiz güçsüz kaldığı günlerden birinde bir at arabası tutup “çok dağınık ve de bomboş” dediği şehri geziyor. Güzergahı “sağa-sola serpilmiş bir kaç villadan başka bir şey olmayan Çankaya (…)” dan başlıyor, Büyük Esat, Küçük Esat, Cebeci, Kale derken arabacının ısrarıyla “Ankara’nın en önemli mezarlığı”na da gidiyor. Gerçi aynı mezarlıktan mı bahsediyor? Burası karışık. Sonra geliriz.

Roman kahramanı Villandry şöyle diyor: “(…) mezarlıkları bilmek lâzım. Mezarlarını bilmeden, insanları anlamak güç olur…” Bence bu kadar da büyütmemek lazım, ne dersin? Mezarlıkları diyorum. Bugün, baktım diyordun sayılara Karşıyaka’da şu kadar, Cebeci’de bu kadar insan yatıyormuş. Neydi o sayılar? Bu arada hep derim, tesadüfe bakar mısın? Koca şehirde yeni mezarlık yapılsın, adı da Karşıyaka olsun.

Metin Solmaz

Asri Mezarlık, uzun yıllar benim doğduğum yıl ölen dedemin mekanıydı. Sonra anneannem de dedemin yanına uzandı. Kim bilir kaç kere geldiğim Asri Mezarlık’tan ilk defa dede/anneanne görmeden çıktım. Diyeceksiniz ki o kadar gezdin madem niye? Bilmem. O mezar sanırım annemle beraber gidilen bir yer benim için. Nasılsa gideceğim diye özellikle aramadım. Bir de kolay değil benim gibi yön duygusu olmayan birisi için mezarlıkta mezar bulmak.

Biliyorsun, dünyanın her yerinde mezarlık, krematoryum, ölümle ilgili her türlü mekanı gezmeye meraklı bir bireyim. Ama sevdiklerimin mezarı genel olarak benim için bir şey ifade etmiyor. Bir tek, Bodrum’da kardeşim Ömer İpek’in mezarını çocuklarımla çok ziyaret ettim. Sürekli önünden geçtiğim ve mezarın bakımını yapmak çocuklarımla bana bir hoş faaliyet ve de çocuklarıma Ömer’den bahsetme vesilesi olduğu için. Gerçi başka materyalistlerin de mezar ziyaretini bunlar dışında amaçlarla yaptığını sanmıyorum ayrı mesele.

Rizelilere Rizeli yazmışlar, Develililere “Develi’li”. Dediğin gibi. Benim gözlerim nasıl yazıldığına bakmak için Honolululu birilerini aradı. Fakat ne yazık ki yoktu.

Hakan, ben Claude Farrère’in lafını da kendisini de ciddiye alamayacağım. Gerçi adamın Türk ve Japon dostu olması ona bir Barış Manço sempatisi kazandırmıyor değil. Yine de Claude Farrère benim için İletişim Yayınları’dır. İletişim Yayınları yıllarca Sultanahmet’te adını yazardan alan Klodfarer Caddesi’nde hizmet vermiştir. İletişim Han’da. Fakat yüzlerce kitap yayımlamış, caddesinin hatırına bir tek Claude Farrère kitabı yayımlamamıştır.

Hakan Kaynar

Niye yayımlasınlar ki? Benim bahsettiğim roman da harika değil zaten. Pierre Loti’nin de dostuymuş. Ankara’yı çok sevmemesi ondan. Başkentte bir egzotik hava aramış, bulamamış. Villandry’nin şehrin o günlerdeki “en önemli” dediği mezarlık hakkında neler demiş, bakalım yine de: “Cebeci mezarlığı, özellikle bir Türk memleketi için hiç beklenmedik bir mezarlıktı. Hatta, herhangi bir mezarlığa da benzemiyordu. Daha ziyade, kırmızımtrak toprağın arada bir, şurada-burada herhangi bir şeyi veya bir ölüyü örtebileceği kabarıklıkları olan uçsuz bucaksız ve insanı kahrettirecek derecede boş ve kuru sahadan başka bir şey değildi. Tek bir abide dahi yoktu. Tepelerinde taştan bir sargı veyahut stilize bir çiçek motifi olan o eski mezar taşlarından eser yoktu…hatta, onlara herhangi bir şekilde benzeyeni dahi yoktu. Bir mezara dahi benzemeyen bir-iki tuhaf yapı…ve, ne de bir çiçek…sadece iğrenç, yapışkan bir kil…” O gün Cebeci’de gördüklerimizden ne kadar farklı değil mi? Nisanın aralıkla değiş tokuş ettiği bir bahar günüydü, bastığımız çimler yeşil. Nereye baksak isim isim isim ve bilmediğimiz binlerce hikaye. Bir cümle söylemiştin neydi o? Eskiyince güzelleşen şeyler var bir de ne kadar eskirse eskisin çirkin kalacak olanlar, diye. Doğru mu hatırlıyorum?

Metin Solmaz

Neydi hakikaten o cümle? Öyle bir şey demiştim sanırım. Galiba eskidikçe güzelleşen şeyler zaten hiçbir zaman çirkin olmayan ama yerine yakışmayan şeyler. Zaman geçtikçe yerlerine alışıyorlar. Bir de Kızılay Alışveriş Merkezi’ne baksana. Beş on kuşak sonraya kalsa -kalmaz ama- nasıl da anlamaya çalışırlar ne yapılmaya çalışıldığını. Ya da o çevre yoluna bakan dışı fayanslı mozaikli Pursaklar apartmanları. Yahu Pursaklar’a gitmeye de gerek yok. Son yılların neredeyse bütün Ankara apartmanları. Hani internetten gelişigüzel planlar indirip uygulasalar bu kadar berbat olmaz. Çirkinlik bu kadar sistemli yapıldı mı bir miktar katliama giriyor.

Villandry, Cebeci Mezarlığı’nda olan şeylerden çok olmayan şeylere sinirlenmiş anladığım. Boş bulmuş. Oralar da zamanla dolmuş. O “iğrenç yapışkan kil” de hala Ankara’nın pek çok yeri öyledir aslında. Üzüm çok öyle toprak seçen bir ağaç değil. Ama killi ve su geçirmez topraklar daha güzel meyve verirmiş. Boşuna mı Ankara’nın her yeri bağlık sanıyorsunuz. Villandry killi toprağın kıymetini bilmez. Ama şarabını içer tabii.

Bir şey daha var. Mezarlık bu. Boşken neye yarar ki? İstanbul hariç hiçbir şehir, köy, kasaba ya da mezarlık boşken güzel değildir. Cebeci Mezarlığı da hayatının baharında, sakinlerine henüz kavuşamamış; dolmak için Azrail’in ellerine bakarken yapılmış erken yorumlar bunlar.

Son bir şey daha var. Mezarlığı Alman (Sümerbank Genel Müdürlük binasını da yapan) Martin Elsaesser tasarlıyor. Hakikaten asri yani mezarlık. Özenilmiş de. 1935-38 arasında. Lakin Klodfarer’in romanı 1933. Acaba o zaman neydi de neye laf etti bu Klodfarer isimli birey?

Hakan Kaynar

Bunun cevabını bilemiyorum. Senin uyarın üzerine yeniden baktım. Kitabın 1933 baskısı şurada satışta. Muhtemelen mezarlık yeri Elsaesser’in düzenlemesi yapılmadan belirlenmişti. Fransız yazarın gördüğü de Cebeci’deki şehitlik veya Ankara Hastanesi’nin yerindeki mezarlık olabilir.

O tarihte Ankara’nın merkezi sayılabilecek yerlerde mezarlıklar. Hergele Meydanı’nın civarı, eski Hariciye Vekaleti’nin binasının olduğu yer, Kız Lisesi’nin civarı, Radyoevi’nin bulunduğu kısım. Ermeniler, Yahudiler, Müslümanlar aynı alanda değil ama birbirine yakın yerlerde yatmışlar uzun süre. Aved Kelleci’nin makalesi var, buradaki diğer biri, Katolik Mezarlığı’yla ilgili. 1933’te Cebeci’deki yeni mezarlığa Katoliklerin de defnedilmesine izin verilince deniyor makalede buradaki kilise de nispeten önemini yitirmiş, cenazeler Cebeci’ye kaleye yakın olan kiliseden kaldırılmaya başlanmış.

Burcu Kor’un ODTÜ’de yazdığı yüksek lisans tezinde de şöyle bir bilgi var: Mezarlığın yapımıyla ilgili mimari proje yarışmasını Elsaesser 1935’te kazanıyor. Mezarlık 1938’de tamamlanmış. Arşiv kayıtlarına göre diyor Kor, buraya ilk defin 1941’de yapılmış. Niye üç yıl beklenmiş? Kim bilir? 1938 sonrası gazetelerdeki cenaze haberlerini taramak lazım. Bir başkasına ödev olsun, diyecektim. Ama elime mi yapışır? Benim yaptığım tarihçilik artık çok kolay. Hadi Bey mesela. İstanbul’dan Ankara’ya dönerken tren Sincan durağına gelmişken kalp krizinden ölmüş. Ankara’da diyor Ulus’un 25 Eylül 1935 tarihindeki haberi, bir resmi kurumda kimyagerlik yapan Hadi Bey Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Genel Merkezi’ndeki hizmetleri nedeniyle çok sevilen bir insandı. Cenazesi Hacıbayram Cami’nde kılındıktan sonra Cebeci Mezarlığı’na defnedilecekmiş. Maarif vekilliği yapan Reşit Galip’in naaşı da aynı güzergahı izliyor, bir sene önce. Daha önce vefat eden bir başka maarif vekilinin, Mustafa Necati’nin yanındaki mezara bırakıyorlar rahmetlinin cansız bedenini (Vakit, 7 Mart 1934). Örnekler çoğaltılabilir. Ama bir başka haberde (Ulus, 14 Sonkanun 1937) Nuri Conker’in cenazesinin Cebeci Şehitliği’ne kaldırıldığını okuyunca şunu diyebiliriz: Cebeci’de şehitlikten ayrı bir başka mezarlık var. Bugün semtin adıyla andığımız asri mezarlıktan başka bir yerde. Aslında daha önce şöyle de düşünmüştüm: Yeni ve modern mezarlıktan önce buraya defnedilmiş başkaları olabilir. Ama hayır. Bu tahminimi yanlışlayan bilgi de şu önce arayıp bulamadığım kitaptan geldi: Neriman Hikmet, Ankara Kabristanlarında Açan Güller, Ajans Türk Matbaası, Ankara, 1966. Lafı dolandırmadan direk alıntı yapayım. Neriman Hikmet gazeteci, dönemin mezarlık müdürüyle konuşuyor. “İlk gömülen kimdir?” diye sorunca şu cevabı almış: “İlk günden itibaren tutulmuş ölüm kütük defterlerimiz var. İstenilen ay, gün, sene derhal bulunur. Tabii ilk gömülen mahal I. adadır. 1941 de âdeta açılış töreni gibi olmuş, henüz bir yaşında Ayten Karabacak adında bir kız çocuğu ile, 80 yaşlarında Enise Şahin aynı gün ve saatte gelmişler, defnedilerek, mezarlığın küşadını yapmışlar.” Nevzat Tandoğan’ın valilik yıllarında şehrimizin yaşadığı yeniliklerden biri. Onu da ziyaret ettik. Koskocaman aile mezarlığında yapayalnız yatıyor.

Söz konusu mezarlık olunca nostalji seven tarihçilerin klişe cümlesidir, azizim eskiden mezarlıklar mahalle arasındaydı, ölüler bizden uzak değildi filan diye. Aslında hep uzaktır, şehirler büyür, mezarlıkları içine alır.

Metin Solmaz

Bu ölülerin ne kadar hayatın içinde olduğu meselesi medeniyetle doğrudan ilgili olabilir. Likya şehirlerinde mesela hep şehrin göbeğindedir mezarlıklar. Ama modern hayat olan biten bazı şeyleri göz önünden çekmek üzerine kurulu. Kurban kesiminden mezarlığa pek çok şey böyle. Hatırlasana Zincirlikuyu’da Müslüman mezarlığına yazılabilecek en sıradan, hatta akla gelen ilk ayet olan “Her canlı ölümü tadacaktır.” yazılı diye amma yaygara kopmuştu. İnsanlar öleceklerini bilmiyor gibi yaparken çok başarılılar bence.

Bodrum Yakaköy’de mezarlık hemen yanımızdaydı ve mükemmel zeytin ağaçları vardı. Oradan zeytin toplar ve yapardık. Yiyenlere ve beğenenlere “Güzel tabii, insan gübreli,” derdim. Ve bir soğuk hava eserdi. Doğayla doğrudan bağlantıyı destekleyen, hatta topraklara karışmayı retoriklere boğan bir birey bu kadar doğrudan bir tasavvura hazır olamayabiliyor demek ki.

Benim İstanbul’da Koşuyolu’nda evim, Esentepe’de ofisim mezarlık manzaralıydı ve çok severdim o manzarayı. Defalarca ölü yakma töreni, kırk türlü defin töreni seyrettim. Artık cenazeye, mezara o kadar yabancılaştım ki bana da ölümü çağrıştırmıyor olabilir gerçi.

Konuya yabancılaşmak için mezarcı sitesi gezmek de faydalı olabilir. Mesela Mezarcı Kadir biraz da SEO olsun, arama motorlarından insanlar dökülsün diye yazmış yan yana: “Kaliteli Çocuk Mezar – Garantili Çocuk Mezar – Çocuk Mezar – Ankara Çocuk mezar fiyatları – Ankara ‘da Çocuk mezar bizden alınır. Kaliteli malzeme ve memnuniyet garantisi.”

O afili laflar var ya mezarlardaki. Hani çok da şey olmayan… Onların pek çoğunun da hazır olduğunu söyleyeyim yeri gelmişken. Mezarcı Kadir’den bir bukle örnek şuradan bakılabilir.

Hakan Kaynar

İnsanlar sanırım o yaslı günlerinde bu tür ayrıntılarla çok uğraşamıyorlar. Yoksa her mezar taşının biricik olması, mümkünse bir sanatçıya yaptırılması ne güzel olurdu. Hem mezarlık hem sergi gezmiş olurduk. Mesela birini Murat Meriç’le Karşıyaka’da aradık, ama bulamadık. Ahmet Erhan’ın mezarını diyorum. Ahmet Arif’in, bugün de gördük ya mezarını, oğlu yapmış Ahmet Erhan’ın mezar taşının tasarımını. “Bir kayık gibi” demişti Murat Meriç. Aslında şimdi düşünüyorum da arayıp bulmaya da gerek yok. Herhalde kendisinin isteğidir, bütün şiirlerinin toplandığı iki ciltlik kitabının ismi şu: “burada gömülüdür.” Bir yazar, şair için ne doğru bir şeyi söylemiş Ahmet Erhan.  Aslında şairleri dinlemek lazım, şunu diyorum: kitaplara gömülmek bütün dünyada sadece bir noktaya gömülmekten daha iyi değil mi? Düşünsene bizim bugün isimlerini okuyup hemen unuttuğumuz insanlarla karşılaşmamız için kalkıp Cebeci Asrî Mezarlığı’na gitmemiz gerekti. Oysa bu karşılaşma bugün Ayrancı Antika Pazarı’nda da olabilirdi. Şu kitabı oradan aldım mesela, çok iyi hatırlıyorum: Vecihe Ekrem Ş. Egeli, bir Yaman vardı. İçerdeki kapakta “Bir Ananın Defterinden” diye ikinci bir ismi var. Kitaba Va-Nu, Burhan Toprak, Yakup Kadri, Halide Edip ayrı ayrı önsöz yazmış. Vecihe Hanım, 1952 yılında kaybettiği oğluyla vedalaşıyor kitabında, mümkünse eğer. Onunla daha önce çıktığı seyahatin aynı güzergahını izleyip İtalya ve İsveç’e gidiyor. Oğluyla gezdiği yerlere yine gidiyor. Hem onu hem oğlunu tanıyoruz böylece.

Diğer bir kitap, nereden nasıl aldığımı hatırlamıyorum: Hoşça Kal Dünya / Deniz Başaran’dan Kalanlar. İsminden de anlaşılıyor zaten. Kendi isteğiyle karşı yakaya gitmiş bir genç kadının yayımlanmış yazılarını, yayımlanmamış şiirlerini ve mektupları toplamış babası. Bu “yas kitapları”na başka örnekler de verilebilir. Hüseyin Batuhan’ın Bir Zamanlar Turan Vardı ve Turan’ın En Mutlu Yılları örneğin. Eşinin ölümünden sonra ona gelmiş yüzlerce mektupla bir biyografi yazmaya girişmiş. Lafı bağlayayım. Kitaplara da gömülsek diyorum. İnsan bir taşın altında olmasın da hadi çok da değil şöyle beş yüz kitabın içinde olsun, yeni birileriyle karşılaşma olasılığı daha çok olmaz mı? Ben de bir kitaba gömülmek isterim. Hani bitiremezsem yıllardır yazdıklarımı, tamamlayamazsam, keşke toparlasa biri. Öyle ansızın bir sahafta veya bitpazarındaki bir tezgahta çıkayım birilerinin karşısına.

Metin Solmaz

Biz de bu sene Paris’in meşhur Père Lachaise mezarlığını gezerken çocuklara vasiyet ettim. Ölünce beni buraya gömün diye. Çocuklar tabii karşı çıkmadılar. Halbuki kolay mı benim naçiz vücudumu Père Lachaise’e gömmek. Anlattım. Yöntem tartışmaya başladılar. Ben de tartışmaya yardım ettim. Sonunda parayla her şeyin yapılabileceğini ama buna para yatırmanın ancak ben hakikaten istersem olabileceğine bağladık konuyu.

Yattığın yerle de değişiyor işler. İstanbul’da Bedreddin’in mezarı Sultan Mahmut’a yirmi metre mesafedeydi uzun yıllar boyu. Hala öyledir belki. Biliyorsun bizde belediyenin mezarlığı dışında bir yere gömülmek izne tabi. Cami bahçesi de öyle, kendi bahçen de. Öyle kafana göre gömemiyorsun. Ama Karadeniz’de bu kural çiğnenir. Laz ilçelerinde mezarlar bahçelerdedir ve toplam beş on isim arasında döner hepsi.

İşin iktisadı sofistike. Ritüellerden mermerine, toprağına, bakımına bin türlü ayağı var işin. Eskiden mafyası da vardı. Hatta mezarlıklar aşırı güvensiz yerlerdi.

Hatırlar mısın, Melih Gökçek Cebeci Mezarlığı’nda, muhtemelen Karşıyaka’da da ağaçlara hoparlör koyup yirmi dört saat Kur’an okutuyordu. Yarabbi ne kadar nevrotik bir durumdu o. Yürünmüyordu içeride gerginlikten. İnsanları dinden soğutmak için birebir bir plastik ayin.

Lakin geçen bir arkadaşım -yoksa sen mi?- dedi ki “Okuma üfleme mafyasını boşa düşürmek için yaptı. Ve kökünü kuruttu bu sayede. Öbür türlü çok zordu.” Doğruysa hakikaten hınzırca bir fikirmiş.

Hakan Kaynar

Karşıyaka’da hala var o hoparlörden Kur’an dinletme hizmeti. Okuma üfleme mafyası o kadar mezara yetmez, diye düşünmüş olmalı. Cebeci’de de bakım içini bütün mezarlığı kateden bir sulama kanalının inşaatı vardı. Oysa bütün bunlar şu mezarlık bakım şirketleri gibi organize edilebilir. Belli periyotlarla çiçekleri suluyorlar, çevresini temizliyorlar. “Okuma üfleme mafyası” olmasın diyorum ama yerine daha organize ve şık bir çözüm bulunabilir. Bence sürekli hoparlörlerden çalınan o kayıtlar mezarlık ziyareti gibi bir ritüeli değersizleştiriyor. Ama her şey, her şeyle ilgili. Nasıl birbirinin aynısı sokaklarda, birbirinin aynısı apartmanlarda yaşıyorsak mezarlıklardaki halimiz de benzer. Ama bütün bunlar sanki bizim uzun geçmişimizle ilgili. Asırlar boyunca çoğunluğu köylerde yaşamış bir toplumuz biz, üstelik yoksulduk. Evden beklentimiz, başımızı sokacak bir yer. Mezarın süsünü püsünü mü düşüneceğiz? O yüzden ben Ankara’nın bu yıkılıp yapılmasını da veya ellilerde, altmışlarda Mudurnu, Kastamonu, Amasya vs konaklarıyla meşhur şehirlerde eşrafın apartmanlara taşınmasını da bununla ilgili görüyorum. En önemli beklenti evlerin daha yeni ve daha kolay sürdürülebilir olması. Burada geçmişin çok da önemi yok. Sezgin Kaymaz’ın Kün isimli romanında uyanık muhtarın biri mezarlıkları parselleyip köyden şehre yeni gelmişlere gecekondu arsası diye satar. Geçen yıl bir söyleşi yapmıştık. “Bizde,” dedi “hep böyledir aslında, mezarlık kutsal değildir.” Olmasın da zaten.

Aslına bakarsan Cebeci’de o gün gezdiğimiz mezarlık da bir tür gerçekleşmeyen ütopya. Bunu nereden diyorum. Ulus gazetesinin 8 Ağustos 1937 tarihli nüshasında burayla ilgili uzun bir röportaj var, “M.” imzalı: “Ankara Asrî Mezarlığı” başlığı, spot cümle şöyle: “Burası kasvetli korkunç bir ahret değil hem ölüleri hem de dirileri cennete kavuşturan çiçekli yeşil bir parktır.” Biliyorum diyor yazar mezarlık övmek “tuhaf” ve “korkunç”. Sonrasında dönemin alışkanlığı, şimdiyi geçmişle karşılaştırmak. Akla hemen İstanbul gelir: “Bir Karacaahmedin ucu bucağı gelmiyen, korkunç ve canavar dişli mezarlarını düşünün (…)”. Gerisi tahmin edilebilir, bir de yeni mezarlığı. “Ankara,” diyor yazarımız, “yalnız dirilerin konforunu temin etmekle kalmamıl, ölülerini de, böyle çiçekli bir cennet içinde ebediyete yolcu etmeği düşünmüştür.”  O sırada tamamen bitmiş değil yeni mezarlık. İnşaatı süren yapılardan bahsediliyor, bekçi kulübelerinden, zamanla yeşillenecek duvarlardan, yağmurlu havalarda ziyaretçileri koruyacak “kolonad”lardan. Gerçekleşmeyen ütopyanın ipuçları da şurada: “Mezarlıkta bir mescid, bir kilise ve bir sinagok vardır. Ve muhtelif dinden olan ölüler ayrı ayrı kendi yerlerine gömülecektir.” O gün gezdiğimizde bunların izini görmedik. Metin Solmaz yuvarlak bir yapıyı sordu bekçilere, krematoryum o mu diye, hayır kemiklikmiş. Oysa mezarlık bir mimari yarışmayla yapılıyor ya, şartnamesinde var: “Krematoryom mevkii gösterilecek ve hatip çayo yakınındaki tepelerden birinde su deposu yeri ayrılacak muvafık yerlerde bir veya daha fazla mimari meydanlar yapılabilecektir.” Bir de başka atölyeler yapılacak diyor Ulus’taki haberde: “taşçı, doğramacı ve çilingir (…)”. İlk ikisini anlıyorum. Ama sonuncusu? Hani eskiden İstanbul kabadayıları mezarlıklarda çilingir sofrası kurarmış ama o sofrayı kurmak için çilingir gerekmez. Hani diyorum şu cennet kapısı açılmadı diyelim, meftaya yardım etsin diye mi düşünmüşler. Ama işte cahillik benimki, çilingir sadece kilit, anahtar yapan kişilere denmiyormuş, şu demir parmaklıkları vs. yapan onlar.

Bir de hani aile mezarları vardı gördüğümüz. Altı kişilik, on kişilik. Ama içinde henüz iki kişi yatıyor. Söz konusu ölüm olunca bu tür şeyler beni tedirgin ediyor. Mesela bir arkadaşımın ağabeyi ölen babasının yanındaki mezarı almış, ayırmış kendisine. Babasının annesinden sonraki eşi yanına gömülmesin diye. Ölümü çağırmak gibi geliyor bu gömüleceğin yeri bilmek. Ama bu da yeni değil. Mezar yeri ayırmaktan bahsediyorum. Şu bizim kitap projesi için ellilerde çıkan Hafta dergisini (22 Ağustos 1952) karıştırırken karşıma ne çıksın: “Kendi Mezarında Ağlayan Kadın”. Spotu okuyunca anlaşılıyor garabet: “Ankara Radyosu sanatkârlarından Müesser Karanfil müstakbel mezarını yaptırmış. Her hafta gidip mezara çiçek koyuyor ve taşlara kapanıp dakikalarca ağlıyor.” Şemsi Belli, ünlü “anayasso”nun şairi, bir arkadaşının mezarını ziyaret ettiğinde bir kadını bir mezarın başında sessiz sessiz ağlarken görünce hikayesini merak edip mezarlık görevlilerine soruyor: “O kadar müteessir olunacak bir şey değil.(…) Gördüğün hanım kendi mezarında ağlıyor.” Şemsi Belli, bu garip kadının peşine düşüyor sonra, onu bir dahaki ziyaretinde beraber gelmeye ikna ediyor, bu arada da enteresan bulduğu bu mevzuyu haberleştirecek. Müyesser Karanfil, radyoda türkücü olmasaydı da acaba aynı haberi yapar mıydı, bilmiyorum. Merak ettim baktım belediyenin “mezar arama” servisi Mebis’ten. “Kişi bilgisi bulunmamaktadır.” yazdı, ama belki de Müyesser Karanfil sonra evlendi. Peki neden gidip kendi mezarında ağlıyormuş Müyesser Hanım? Öldükten sonra mezarıma kimse gelmez, diye düşünüyormuş. Ölmeden gidip gidip yalnız başına kendisi için peşin peşin ağlıyormuş. Bir dahaki ziyaretimizde biz de diyorum madem Müyesser Karanfil diye birinin mezarı yok Cebeci’de, şu bir yaşındaki Ayten Karabacak’ı ziyaret edelim mi? Karanfil de koyar mezarına Müesser Hanım’ı anarız.

Metin Solmaz

Merak ettim Müesser (ya da Müyesser, ikisi de geçiyor) Karanfil’i, kurcaladım. Dekolte giyimli, moda dergilerine filan da fotoğraf veren bir hanımefendiymiş. 1952 yılında Radyo Haftası dergisinde “Ankara Radyosu’nun genç kıymeti” dendiğine göre üç aşağı üç yukarı 1930 doğumludur. Ölümüne dair bir şey bulamadım. Kim bilir belki yaşıyordur. Türkücü de olmayabilir. İki fotoğrafını buldum. İkisinde de pek türkücü gibi görünmüyordu.

Kendi mezarımı yaptırmam. Ama bu yazıyı pekala bir tür vasiyetle bitirebilirim. Korkmayın, Père Lachaise demeyeceğim. Annemden önce ölürsem dini tören isterim. Annem ister çünkü. Sonra ölürsem çocuklarım ne yaparsa yapsın.

Ama bir mezar taşım olacaksa üzerine lütfen “Sizi ayakta karşılayamadığım için özür dilerim” yazın. Önünden geçen bir tebessüm etsin bari kıyağım olsun. Murat Menteş’in Ruhi Mücerret romanından yürüttüm bu lafı. Kitap zaten yaratıcı mezar taşı yazısı örnekleriyle dolu. Siz de açıp kendinize bir tane beğenebilirsiniz. Dur seni arayayım da “Yarın Karşıyaka’ya gidelim,” diyeyim.

Bir Cevap Yazın

Tunalı Hilmi Caddesi D&R Kent

Anılara dönüşmek ya da anda kalmak

Yazın gelip gelmeme konusundaki kararsızlığını kah bulutların ardına saklanıp Ankara’yı yeniden griye boyayan kah bütün ihtişamıyla gökyüzünde parlayıp bize harika bir ışık demeti sunan güneşin...

Kent

Flanörün Aksoy Caddesi Yürüyüşü

Beşevler metrosundan çıkıp tavuk dönerci, kahveci ve fotokopici enflasyonunu arkamda bırakarak, Aksoy Caddesi’nin önüne geldiğimde birden gözlerim sulanıyor, hapşırmaya başlıyorum. Cadde boyunca uzanan ağaçlar ve...

Kent

Flanörün Büklüm Sokak Yürüyüşü

Büklüm Sokak’tayım. Sokağın bir ucu Akay’a diğer ucu Tunalı’ya bağlandığı için “Tunalı civarının meridyeni” de diyebiliriz burası için. Akay’ın başından yürümeye devam ediyorum. Dünyanın en...

Kent

Ankara’dan İstanbul’a bir uzun yürüyüş

Ankara’yı İstanbul’la kıyaslayanlar hep pek acımasız. Ellerinde bir vapur, bir deniz, habire vuruyorlar bozkırın içinde kendi kendini var etmiş bu şehre. Oysa, İstanbul’un pek çok...